26 Ocak 2021 Salı

TOPAL AHMET VE GRAMOFON

 

 

Kelimelerin sırrı vardır.  Cümlelerin birikim adına topladıkları… Dilin kendi sırdır aslında. İnsan sırdır, yaşam sırdır, yaşanmışlıklar sırdır. Sırlara sığınırsınız, güvenirsiniz de kimi vakit. Sır sandıklarınız sıradandır belki de.. Hatta sır yanıltandır da.  Kim bilir?

Anamın çinko mutfak eşyaları oldu bir vakit. Toprak mutfak eşyalarının ardından hatta bakırın ardından belirdi onlar. Süt beyaz renklerin üstünde desen desen çiçekleri olurdu. Anam onları dizdi mi rafa keyfine diyecek olmazdı. Yeni ele geçirenler için göstermelik bir eşyaydı bir yandan. Rafların en görünecek yerine sıralanırdı büyüklü küçüklü. Alıcıydı al beniliydi.  Suyla, azıcık sabunla yıkasan alıcılığı hemen çıkardı ortaya. Kimyasal özelliklerini say desen benim gibi birinin sayması elbette mümkün değil ama birkaç çeşit sülfürden oluşmuş camsı görünümü olan bir kaplamaydı işte. Alt malzemeyi koruyan bir şey.

Düşmeye düşürmeye gelmezdi. Anam bunu bilirdi de “ sırını dökersiniz “ diye sıkı sıkı tembihlerdi. Ellemeye korkardık bu yüzden. Hay Allah!.. ne zaman yazıya heveslensem anam yetişiyor imdada. Anam da olmasa yazıya girecek hikaye yakalamak zor.

Sır dökülse alttaki malzeme ne işe yarardı ki? Yaşamın sırları olmasa yaşamın bile bir anlamı olmazdı belki de.  Yazının bu noktasında anlamsız ve yersiz duygulara mı savruluyorum bilmem ki. Sırlı kelimelerden sıyrılmak adına geriye eskilere yöneleyim ben yine. Eskilerle sır köprüsü kurabilirsem ne ala!..

Radyodan arkası yarınlar, Saniye Can’dan türküler dinlemekten öte sosyal icralar görmeyen bir nokta da üç günlük düğünlerimiz olurdu bizim. Düğünlerinde çalgıcısı veya çalgıcıları diyelim. Asarcıklı Topal Ahmet. Davulcu İsmela, gırnatacı Memedela.. Hisarcık ilçesindendilerde, yerel ağız pek çok ismi yuvarlayıp söylerdi. Topal Ahmet sazını çenesinin altına kıstırdı mı ağlatırdı kemanı. Kemanın çıkardığı içli ses yürekleri dağlardı. Hele Mehmedela gırnataya üfledikçe üflenen nefes su olur damlardı.  Damlayan su gırnatanın göz yaşı bile sayılabilirdi.Uf uf!

Yaşlılar oturak havası der, gençler oyun havası. Oturak havaları içli olurdu. Topal Ahmet gerçekten topaldı ama kemanesi değildi. Kemanın yayı tellerin  üstünde gidip gidip gelirken hüznü toplar, yüreği yoklardı. Yaşlı kesim yüreklerindeki hüznü kemanın sesine ortak ederlerdi. Hey gidi hey!

Bizim köyün “Musa” sı vardı bir de.. meczup demeyelim de garipliğin meczubu biraz daha doğru tarif olur herhalde. Köyde ki tek gramofonlu adamdı. Gramofonun türküleri dertleriyle buluşturduğu, diyemediklerini dediği için midir bilinmez, severdi. Dönemine göre bu yönüyle bir adım önde bile sayılabilirdi. Günde kaç plak çalardı, aynı plağı kaç kez döndürürdü bilinmez. Musa’nın hangi sırları vardı bilmem ki!.. Gıran Harmandan aşağı salındığında ince müzik sesi geliyorsa bilirsin ki Musa gramofon çalıyor. Gramofonu onun elinde görmüştük de taş plaklar sanatçılar kimdi bilmem imkansız.

Topal Ahmet oturak havasına girip hüzünden hüzüne koşarken elinde kaşıkla ortaya çıkan gençler bozardı havayı. Bir müddet görmezliğe gelerek inadına sürerdi yayı.

 Yine o yıllara aitti sanırım destancılar. Elinde basımdan çıkmış destanları satmaya çalışan kişiler görmüştüm Tavşanlı pazarında. Onları okuyarak satmaya çalışırdı. Destanlar da dokunaklıydı, acıydı, hüzündü. Sırı dökülmüş duygularıydı belki de insanımızın. Ortak acıları yaşamış insanların dilli düdüğüydü sanırım destancılar.

Bizim halkımız bilir ama söyleyemez, hisseder ama dillendiremez. Destancılar söyleyemeyenin söyleyicisiydi herhalde. Savaşları görmüş, hikayeleri dinlemiş insanlar için ezgiler yüreklerdeki sırrın dışa vurumudur.

Hey onbeşli onbeşli/ sokak yolları taşlı diyen ezgiler dillerde sallanırken, memleket şiirleri bir tutam çiçekken sırrı dökülmüş duyguyla bedensel aşk şiirleri düzenlere selam olsun.

Bunlarda benim ortaya dökülen sırrım sayın. Sağlıcakla..

24 Ocak 2021 Pazar

ANILAR VE ÖLÇÜ

 


İnsan anılarla yaşıyor bazen. Anılar beni mi izliyor ben mi anıları kovalıyorum ayırt etmek zor. Göçmen kuşlar gibi dönüp dönüp geliyor kardeşim.  Renkler, sesler, kokular ne varsa diziliyor işte. Dizildikçe birikmiş ne varsa yazıya dökme imkânı doğuyor. Yazıya dökmenin ne faydası olacaksa!..

Bizim ev aralıksız üreten fabrika gibiydi. Yüke girecekler, aile içi tüketilecekler.. Yüke girecek olanlar pazara, diğerleri evimizin değişik bölümlerinde oluşturulan saklama yerlerine. Elektriğin, teknolojinin olmadığı şartlarda yerine, usulüne göre saklayabilmek beceri işidir beceri.

Dört gözlü ambarımız vardı. Ambar, içine farenin giremeyeceği sandık işte. Buğdayımız, arpamız dahası zahiremiz orada saklanırdı. İhtiyaç oldukça oradan alınırdı. Süt ürünleri için sütlüğümüz vardı mesela. Tarhanamız bulgurumuz, nohudumuz, fasulyemiz için ayrı saklama yerleri. Un ve unlu mamuller için un evimiz bulunurdu. Kurutulmuş sebze ve meyveler için ayrı saklama bölümleri. Bazı kavun gibi yaş meyveleri iple dizi dizi asacak yerleri olurdu anamın. Evlerimizin yaşam açısından bugüne göre eksikleri var gibi gözükse de üretim ve saklama yöntemleri açısından donanımlıydı. Bu donanım sayesinde üretilen her bir şey uzun süre saklanabilirdi. Bizim ev böyleydi de başkaları farklı mı? Tüm köy evleri öyleydi. Hepsi doğal, hepsi donanımlı.

Teknolojiyle bir bozuldu doğallık. Teknolojiyle bir, üreten fabrika olan köy evlerinin bacaları sustu.  Evler suskunlaştıkça hazır sanayi ürünü mamulleri tüketme alışkanlığı hortladı. Hazır hazır, hazır! Hazırı tüketme kolaycılığına düştük el birlik. Niye ithal tarım ürünleri market raflarını dolduruyor?  Böreğinden yufkasına, dolmasından turşusuna, türlü türlü konservesine hepsi hazır. Anamın evi böyle değildi işte. Hazineydi hazine. Bahardan güze durmadan çalışan imalathaneydi.  Anamsa hem üretim şefi hem de beden işçisi.. Uf uf!  Kendi içinde üreten, kendi ürettiğinden tüketen bir sistem vardı bizde. Bu sistem bozulunca değişti çok şey.  Değişen sistemle sırf tüketime yönelik insan yığınları oluşmadı mı? Yalansa yalan deyin! Hazıra dağ mı dayanır? Dayanmaz!  Para pul yeter mi kardeşim! Her şey hazır olunca yetmez işte. Yetmez de, ana babalar, şehirdeki çocuklarına torba torba erzak yetiştireceğim, para pul denkleştireceğim diye didinir durur.

Çocuklarımız köyden kente doluştukça kırsalda kendi kendine yeten insanlar, kendine yetemez oldu. Üretim alışkanlıkları bozulduğu gibi beslenme alışkanlıkları da değişti.  Değişen alışkanlıklar aspirin, opondan başka ilaç kullanmamış pek çok insanı, pek çok hastalıkla karşı karşıya bıraktı.

Sebepler sonuçları doğuruyor bir bakıma. Bu sonuçla restoranlardan yemek pozları veriyoruz el birlik.  Rahmetli babam horanda eve toplanmadan sofrada kaşık kıpırdamazdı. Ya şimdi? Kimin nerede ne yediği belirsiz. Bereketi olmaz derdi babam.  En çok da sofranın etrafına toplanınca zikredilirdi şükür. Şükür önemliydi, şükür gerekliydi. Sofra; doğaya, dolayısıyla Allah’a minnetin dillendirildiği anlardı kardeşim. Ya şimdi? Şükürsüz bir duruş desem yalan değil.

Şimdi düşünme zamanı. Ürettiklerimiz ve dahi tükettiklerimiz. Ölçü önemli!

Anılardan dem vurdukça, gözümde öbek öbek toplandıkça içimde bir gam, bir gam sorma gitsin. “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” türküsünden girip hüzün içeren ne kadar şarkı varsa dilimden döküldü dökülecek. Bu esnada başlıyor hasretinle yandı gönlüm/ yandı yandı söndü gönlüm/ evvel yükseklerden uçtu/ düze indi şimdi gönlüm.

Yüreklerin düze inmesi temennisiyle.. Sağlıcakla

22 Ocak 2021 Cuma

FİÇÇİYİ YUTMAK!

FİÇÇİYİ YUTMAK!

Halil Oral/ Tavşanlı

Yaşları kuşaklarla adlandırıyorlar ya, ben hangi kuşaktayım bilmiyorum. Altmışı devirdiğimi bilecek kadar aklım eriyor çok şükür. Benim hangi kuşağın içine girdiğimi bana siz söyleyin artık. Nerden çıktı bu kuşak işi onu da anlatmak zor kardeşim. Benim meselem kuşakla filan değil. Varlıkla yokluk, azlıkla çokluk,  açlıkla tokluk arasında gidip gelen yaşam hikayesini dolduran anılar ve bu anılardan öne çıkan belki de bildik tecrübeleri hatırlatmak der/dim.

Hay Allah! Adam yine bilgiç laflar edecek diyebilirsiniz. Bilgiçlik taslamak gibi bir niyetim asla yok.  Yaşadıklarım, gördüklerim ve düşündüklerimi anlatmaktan asla öte geçmeyecek.

Çocukluğum kırsalda geçti pek çok insan gibi. Bundan şikâyetçi miyim? Asla.. Kırsal da imkânsızlıkların içinde yetişmek çok şey öğretiyor çok. İmkânsızlık içinde imkân yaratma becerisi kazanıyor insan kardeşim.

Çocukluğumda kazandığım bu becerinin iş hayatında çok faydasını gördüm çok. En modern sanayi atölyelerinde çalışmış birini küçük sanayide bir dükkâna soksanız apışır kalır. Alıştığı teknolojik imkânlar, imkansızlık karşısında çaresiz bırakır be ya!... en modern ölçüm aletleriyle milimetrenin yüzde birini, binde birini ölçmeye alışmış usta, küçük sanayide kumpasla o hassasiyeti sağlayamaz. Ama sanayinin daimi ustası onu göz ucuyla yine denk getirir. “Hadi ordan!” diyenler olabilir. Denemesi bedava..

Bizim çocukluğumuz kırsalda geçerken sanayi üretiminin kıt olduğu yıllardı. Buna siz şanssızlık diyebilirsiniz ama şanstan yana tercih yapıyorum ne haber!.. Bu durumu aptallığıma bile verebilirsiniz hiç gocunmam…

O imkânsızlık içinde kendi oyun parkurlarımızı kendimiz kurduk biz. Hayal dünyamızı süsleyen, genişleten tüm oyuncaklarımızı minnacık ellerimizle ürettik. Kumdan evler, çamurdan briketler, ağaçtan taştan köprüler, kıvrım kıvrım yollar, gönlümüzde oluşan en muhkem yaşam alanlarının kompozisyonunu gerçekleştirirdik.

Sırakayaları, seksekler, dokuz taşlar, üç taşlar, mendil kapmacalar ve daha neler oyunlarımız arasındaydı. Hayvanlardan elde ettiğimiz aşık kemiği, tahtadan, telden arabalar, gündöndü sapından yaylı oklar, çatal dallardan sapanlar, derin dereleri geçmek için “ayakçılık” denilen odundan mamul araçlar, kavallar, söğüt dalından kuş düdükleri, bitki saplarından fiççi, yaş çam kabuğundan zurnalar… of of! daha neler neler. İnanın say say bitmez. Yatağımızda ertesi günde üreteceğimiz her bir oyuncağın hayalini kurardık biz. Kurardık da kavun, karpuz, kabak kabuğundan sandalları sulara salıp arkasından bakardık. Bakarken çıktı Ahmet Uluçay abimizin ‘Karpuz kabuğundan gemileri”.. yaaa işte böyle..

İnternet oyunlarından başını kaldırmıyor çocuklar. Ne zaman? Aha bugün, şimdi..sonrasında bir sürü psikolojik sorunlar, intiharlar, korkular, içe kapanmalar.. say da say. Düşünme, hayal kurma, üretme, geliştirme becerileri taban yapıyor. Matematikte fende sıfır çeken çocuklar haberlere konu oluyor. Olmaz mı, olur tabi. Çocukların oyuncak alanındaki dünyalarını sanayinin eline bıraktık biz. Başında bir yetişkin olmadan kendileri oyun kuramıyorlar oyun!

Oyun kurmayan, oyuncak kuramayan çocuklar hayatlarını kuramaz kardeşim.

Şimdi çözdünüz mü benim kuşağı. Bu noktada anamdan bahsetmeden nasıl ederim. “Sen işini kış tut yaz çıkarsa bahtına” derdi.. çocuklarımızın oyun ve oyuncak dünyasını gözden geçirmemiz lazım.  Bu konuda ebeveynlere görev düştüğü kadar belediyelerimize de iş düşüyor.  Bu mesele ciddi. Gereksiz konuşuyorsun derseniz fiççiyi(*) yutar geçerim.

Haydi hayırlısı.. Sağlıcakla.

*Fiççi: zurnanın ses çıkaran kısmı

*Fiççiyi yutmak: sesi kesmek, susmak 

21 Ocak 2021 Perşembe

KUŞLAR ÂLEMİ VE İMECE

 

 

Anadolu kırsalında yaşama geçmişi olan birçok insan imeceyi bilir. İmece, birlikte iş yapmanın, dayanışmanın, zorlukları alt etmenin yöntemidir. Aslında bu dayanışmanın sanatsal bir yanı da vardır. Bu tür çalışmalarda rolden kaçanlar ya da çıkanlar da olur. Buna rahmetli babamın tabiriyle “kayış atma” denir. Birlikte iş yapma kalabalığının içinde iş yapıyormuş gibi görünüp aslında dişe dokunur katkı yapmamak. Uf uf! Anam da böylelerine “hinayet bu hinayet” derdi.

Kırsaldaki bu dayanışma yok oldu mu? Tam olarak oldu diyemeyiz ama çok zayıfladı. Bunu sürdürme gayretinde olanlar kalabalıklar içinde hem yalnız kalmıyor, hem de işleri kolaylaşıyor. Kırsaldan kentlere hızlı akış olunca kentlerin sokaklarında özellikle kışlık tarhana yapımında kadınlarımız bu yöntemi sürdürüyor. Güzel mi güzel.

Sanatta, siyasette, eğitimde her türlü yönetimde, sanayide aslında imecenin önemi büyüktür. Olmalıdır, sürdürülmelidir de.

Ressam tek başına bir tablo ortaya koyabilir. Şair duygularını ortaya dökebilir. Ya müzik, tiyatro? Tek başına örnekleri olsa da anlatım cılız, duygu zayıf kalır kardeşim. Şairle müzisyen bir araya gelirse ortaya konan sanatın değeri artar, duygusu yükselir.

Sanayide de bu böyledir. Kaportacı, motorcu, elektrikçi, karoserci, boyacı bir araya gelince ve her biri rolünü düzgün oynayınca kalite ortaya çıkar. Birinin kaytarması ya da zayıflığı, ortaya çıkacak eserin değerini düşürür.

Yönetim işleri de böyledir. Birlik ister, beraberlik ister, imece ister. Kurul içinden biri rolünü aksattığı ya da yapmadığı an hizmet aksar. Aksayan hizmet tümden başarısızlığa gebedir.

Allah’ın yarattığı tüm varlıklarda da bu böyledir. Tek başına insan vücudunu ele alacak olursak durum yine aynıdır. İskelet sistemi, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi, sinir sistemi velhasıl insanı oluşturan organlardan herhangi biri görevini aksatsa beden çöker beden. Ailenin yönetimi, devletin yönetimi, dünyanın yönetimi say da say. Hangisi olursa olsun, nerede rolünü yapmayan varsa sıkıntı olur.

Rolünü oynamayanlar bedendeki bir organın hastalığı gibi araz haline geliyor. Bazen de organlardan biri rol kapma hevesine kapılabiliyor. Sindirim sistemi sinir sistemini icabında kalbi beyni baskılıyor. Sonuç işlev yapamayan bir beden. Of, Of!!

Başlarken, imece birliktir dedik. Uyumdur da bir yandan. Çok katlı bloklarda, mahallede bir komşunun uyumsuzluğunu düşünün siz. Uyumsuzluk topyekûn huzursuzluktur. Kısaca, karmaşadır, başarısızlıktır. İmece içindeki elemanların görevini tam yapması başarının koşulsuz anahtarıdır.

Sazın tellerinde uyum önemlidir. Kavalda, zurnada, klarnette her bir deliğin her bir aralığın üstlendiği ses kıymetlidir. Yoksa şarkılar, türküler nasıl ortaya çıkar. Bir aralık bozuksa, bir telin sesi kaçıksa vah ki vah!..

Babam seksen yıllık ömrünün dörtte üçünü anamla geçirdi. Birlikte ağladılar, birlikte güldüler.  Tüm zorlukları birlikte aştılar. Yani hayatın imecesini yaşadılar kardeşim. Biri diğerinin önüne geçme hevesinde olmadı. Rollerini doğru oynadılar. Hayat imecesinde zart zurt etmediler. Binlerce şükür ki yaşam felsefeleri bize rehber oldu rehber! Daha ne olsun?

Uzun uzun sosyolojik araştırmalara, felsefi tartışmalara, bilimsel makalelere gerek bile yok. Basit gözlemler, basit izlemler yetiyor çok şeye aslında. Yeter ki rolünü doğru üstlenmeye niyetlen. Anamın tabiriyle “hınayetliğe”! soyunma.

Kumruların dillere destan hallerine bakın. Kargaların evlilik yaşamını gözden geçirin. Martıların dayanışmasını inceleyin. Biri tele takılsa tüm martılar seferber olur be!. Bir karganın yavrusunu almaya kalk, görün n’oluyor.

Siz hangi kuşsunuz ya da hangi nota?  Ya da top yekûn imecenin neresindesiniz? Sağlıcakla

17 Ocak 2021 Pazar

BİR DÜŞÜNCE BİR HEVES

 


Evindeki rahatı beş yıldızlı konfora değişen olur mu bilmem. Ben değişmem. Kim değişir? Ben değişirim diyenlerin hevesi üç gün sürer kardeşim.

Paşa dedem, babaannemin genç yaşta ölmesiyle uzun yıllar yalnız yaşamak zorunda kaldı. Babam dâhil biri kız dört çocuk sahibiydi. Hiç birinin yanında yatıya kalmazdı. Her biri ısrarcı olsa da ııh illaki kendi evini tercih ederdi. Ev dediğin de ne ki o yıllarda basit barınak işte. Uf uf! Dedemin gözündeki saraydı belki de o. Özgürlük alanı olduğu kadar gönül dünyasının sığınağıydı belki de. O evde nefesini verip gitti. Allah rahmet etsin. O günlerde anlam veremediğim yalnızlığı tercihi, insan yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor.

Yük olmamak yük almak. Çocuklarının her biri için yük alamadığı bir yana yük olmak istemiyordu belki de. Bu noktadaki duyguyu belli yaş üstünün çok iyi anlayacağını sanırım. Anam da duygusunu tam ifade edemediği anlarda “ ata olun siz de görün’ derdi. Bu bir duamıydı yoksa ah mıydı ayırt etmek zor. İnsan ana baba olunca duyguları değişiyor. Evlat  için vermek o kadar kolaylaşıyor ki. Rahmetli anam” canımı isteyin canımı vereyim” derdi. Fedakârlığa bakar mısınız? Çocuğu için can verebilmek… Uf uf!...

Allah’ım sana rahmetiyle muamele etsin  anam, babam ve de dedem. Biliyorum ki dedemin duyguları da çocukları için aynıydı.

Palas pandıras evliliklerden nasıl ebeveynler çıkar bilmem. Bildiğim ve de gördüğüm bir şey varsa parçalanmış aileler. Üzülmemek elde değil. Yapacak bir şey var mı? Vardır, olmalı da… O konulara girmek de apayrı bir mesele.…

Daha önceki pek çok yazımda çocukluğumun geçtiği evin yapısından küçük küçük bahsedişlerim olmuştu aslında.  Ocak başı vardı evimizin her odasında.  Yüklükler, sütlükler, gömme dolaplar, raflar, Uf uf.. daha neler. Ahşap yapılı çerçevenin kırık camında rüzgâr ıslık çalardı bazen. Tuvaletler evin dış bölümünde olurdu. Ya işte öyle..  ben böyle dedikçe kimileri saray yavrusu gibi duruyor ama öyle değil işte. Üç kıtadan Anadolu’ya sıkıştırılma geçmişi olan bir nesil. Yedi düvelin baskısı.. cepheler, savaşlar netice de pek çok sıkıntı.

Çocukluğumun evinden bugüne geçen 50-60 yıl. Çok şey değişti çok. Şükretmemek nankörlük olur. Şükür, şükür, şükür!… Hızla gelişen dünya ölçeğinde ihtiyaçlarda gelişiyor ve değişiyor kardeşim. Her gelişme, değişme mücadele ve fedakârlık gerektiriyor. Dün cephe cephe koşturan dedelerimizin fedakârlığını düşünün siz. Of of! Ayağında çarıkla, olmayan tayınla cephede dimdik duran yiğit atalarımızı hayal edin. Vatansız insanları tasavvur edin. Öleceğini bile bile ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecileri göz önüne getirin.

Ülkeyi eviniz, devleti ana baba gibi düşünün. Zaten biz “devlet baba” demez miyiz? Ülkemizde evimiz kadar güzel değil mi?

Senelik pantolonumun üstüne bir pantolan almak isterdi babam. Bilirdim ve hissederdim ben bunu. İyinin iyisini sunmak yüreğindeydi. Ama.. şartlar!!!?

Alişan Kapaklıkaya hocanın pantolon hikâyesini dinleyenler beni daha iyi anlar sanırım.

Geçtiğimiz yıl ülke olarak o kadar çok olumsuzluklar yaşadık ki sorma gitsin. Depremler, seller, cepheler, üstüne pandemi.. Allah beterinden korusun.. şimdi babalığın en zor dönemi.. Her şeyi babanın çözmesini beklemek kolaycılık kardeşim. Bizde çözebileceklerimizi çözme yolunda gayret etmeliyiz. Sıkıştırma fırsatçılığından kurtulup çözüm üretme, elden tutma hevesinde olmalıyız.

Uzaktan eğitim şartlarını düşünün. Bu beklenen bir şey değildi, istenen de. Devlet zorluklara rağmen beş yüz bin tableti en mağdurdan başlayarak okullara dağıttı. Yanlışsam düzeltin. Üç milyonun üstünde öğrenci var. İlçemizi düşünün.. tableti olmayanları düşünme sırası şimdilik bizde. İmkânı olanlar olmayanları düşünerek birlikte çözüm üretelim. Bir kişiye ağır yük ama el birlik olursak çok kolay. Çocuklar hepimizin..

Her hane bir öğününden fedakârlık ederse bu meseleyi de çözeriz. Şu yağan karların hatırına, bu imece ye herkes el atsın, tabletsiz öğrenci kalmasın. Bu her birimizin hevesinde de kalmasın. Sendikalar, stklar herkes ama herkes iş başına..

Nereden nereye.. Sağlıcakla.

9 Ocak 2021 Cumartesi

YAĞSIN YAĞMURLAR YAĞSIN

 


Gel de anlatma sen. Dönüp dönüp geliyor hatıralar. İnsan anlatmak istemek de dirense de parmaklarım klavyeyi zorluyor. Hay Allah!..

Kuş uçmaz kervan geçmez denir ya, öyleydi köyler. Kuşlar geçerdi, geçerdi de uçuş istikametindeki uzak yerleri meraka dalardık çocukça. Kuş olmaya bile özenirdik görmek bilmek adına.. Kuşlar gelir geçerdi. Başka gelip geçenlerde oldu nice.

Kıvırcığın kamyonu vardı mesela..

Yörede “Kıvırcık” adıyla bilinen nakliyecinin bedford kamyonun bizim köye gelişini hatırlamamak mümkün mü?. Köyün sessiz ortamının toprak yapılı yollarında toz bulutu kaldırarak ve böğürdeyerek gelişi hala kulaklarımda. Çıkardığı motor sesini duymamak imkânsızdı. Mazot yanığına alışık olmayan burunlarımız egzoz kokusunu hemen algılardı kardeşim. Ya şimdi? Dağ yansa haberimiz olmayacak. Organlar bile alıştı kirliliğe!...

Bir başka gelip geçen buharlı trenlerdi. Kara tren kısaca.

Demiryolu hattı da bizim köyün birkaç kilometre uzağından geçerdi. Türkülere bile konu olan kara tren düdüğünü çalarak gelirdi. Düdük çalma da bazı makinistler mahir mi mahirdi. Düdüğün mateminden ağlayan yaşlıları bilirim mesela. Uzun seferlere asker yollamış, gurbete sevdiklerini salmış insanlar o sesi iyi bilir, iyi tanırdı.  Sesine biraz kulak kabartınca hangi yarmaya girdiğini, hangi düzlüğe çıktığını bilirdik biz. Sessizliği bozacak başka araç olmayınca bilinirdi gerçekten.

Kıvırcığın bedfordunun hava tüpü tahliyesinden dızzztt! diye attığı hava sesi kadar  kara treninde piston takımlarının çıkardığı seslerde dikkat çekiciydi. Fasd fust, fasd fust…. Düüüüüüüüü, düü düt!  Tekerin hıza göre ray eklerine vurdukça çıkardığı ritmik sesler.  Uf uf! Bu ek seslerinden saatteki hızı bile ölçmek mümkündü.  Tak tuk, taka tak tukk.. takıdık takıduk..  vay be!...

İstasyon şefleri vardı lacivert takımlı, iskarpin ayakkabılı. Yakalarındaki ay yıldızlı armaları ne hoş dururdu. Bizim yarım yamalak giysilerimizin yanında filinta gibiydiler.

Köyle Demirli istasyonu arasındaki yarım saatlik toprak yolu yürüyerek gelir, posta treninin gelmesini bekleyiş apayrı öykü olurdu. Buharlı kara trenin Doksan yarmadan çığlık atarak çıkışı sevincimize sevinç salardı. Çığlık atarak gelen o lokomotiflerden biri Tavşanlı Garında seyirlik duruyor. Oradan her geçişimde döner döner bakarım eskileri anmak adına.

Çocukluğun trenleri de, istasyonları da hatta Kıvırcığın bedfordu da özeldir benim için. Deniz araçlarını görmüş çocukluğumun çocukları için sandal, vapur  ne kadar  kıymetliyse benim ki bir fazla gerçekten.  Hey gidi hey!

Eskiyi özler mi insan, özlüyor işte. Şu sıralar herkesin özlediğini hissettiğim eski kışlar mesela. Giyim ve beslenme noksanlığı içinde kışların en ağır darbelerini yemiş olsam da özlüyorum kardeşim. Ne güzelmiş eski kışlar, ne güzelmiş o yağışlar. Haberlerde beyaz esaret diye diye  kuraklığın esaretinde kaldık şimdilerde. Dilleri hangi duaya vuracağımızı bilemez olduk ya biz!. Yağışı özlüyor insan. Yağışı istiyor insan. Kar pekmezini özlüyor insan…

Özlerken dilime bir şarkı dolanıveriyor. Güftesine bestesine siz girin ama ben birkaç satırında kalacağım. Anılarr, anılarrr/ şimdi gözümde canlandılar/ anılarrr, anılar beni bu akşam ağlattılar. Anıları anmak bile ilaç gibidir bazen. Hasretle gönüllerimiz yanarken geleceğin düşlerini kurmak çıkış kapısıdır.

Dilimizde bir dua, Yağsın yağmurlar yağsın! İçimizde çöl kalmasın. Sağlıcakla

3 Ocak 2021 Pazar

DAĞLARIN ADI SULARIN DİLİ

 


 Çevremizde pek çok şey vardır da, varlığının önemi yok gibi durur çoğu kez. Sıkıştığımızda ya da ihtiyaç duyduğumuzda fark ederiz. Fark edemediğimiz şeyler zenginliğimizdir aslında.

Oturduğum yerde dağlara takıldı aklım. Çevremizi çevreleyen dağlara kuş bakışı dalıp dalıp çıktım. Hay Allah! Oluyor böyle bazen bende.

Dağ deyince ürkütür insanı aslında. Engeldir, geçit vermeyen arazi parçasıdır. Şiirlere, türkülere, aşklara sevdalara, hasretliğe konudur da öylesine bakar geçeriz çok vakit. Dumanlıdır hep başı, yüreği dağlayandır. Yüreği yakandır. Derttir, tasadır nedense hep gözümüzde. Biz insanoğlu böylesine kötümser anlamlar yükleriz nedense.

Ressamlarda böyle mi bakar dağlara bilmem ki. En görkemli dağ manzaralarını fırçasıyla şekillendirirken başına kar kütlelerini koyuşu, soğuk duruşunu vurgulamaya dair bir eylem midir? Güneşle aramızdaki engel gördüğü için midir günü, dağın kıyı veya köşesinden usulca resmetmesi?

Kar neden önce dağlara yağar, yağmurları neden mıknatıs gibi kendine çeker bilmem ki. Neden başı hep dumanlı olur? Tam bilimsel bir konu. Bilimsel yanlarını bilimciler açıklasın bence. Dağların dili olsa da kendi haykırabilse başındaki dumanı çok daha güzel olur aslında.

Çevremizdeki dağları say deseler bir çırpıda sayamamanın korkusu sarıyor yüreğimi. Öğretmen karşısında ık -mık eden çocuk edasında kalmaktan korkuyor insan. Her gün gördüğüm, uzaktan seyrettiklerimi tarif edememek ne kötü.. Onlar benimle sürekli iletişim halindeyken, derinliklerinden en hayati yaşam malzemelerini bize sunarken ismiyle tanımamak ne hazin. Utancımı içimde gizlemeye çalışırken elim telefona telefona gidiyor. Orman Bölge Müdüründen öğrenme kolaylığına yöneltiyor aklım. Yuh olsun duyarsızlığıma, yuh olsun kayıtsızlığıma, yuh olsun vurdum duymazlığıma!.

Soluduğum hava, içtiğim su, etini yediğim keçi, sebze ve meyvesini tattığım dağların varlığından bi haber olmak ne derseniz deyin içimi burktu bugün. Evimin penceresinin bir tarafı Yaylacık’a bir tarafı Bodağan’a bakarken benim mutfaktaki musluğa bakmam ne kadar anlamsız. Uf uf!

Bu yazıyı okurken içinden benim anlamsızlığıma verip “ dert ettiğin şeye bak” deyip şarkılar bile mırıldanıyordur kimileri. Kim bilir? İçinden akıp gelen suların dili olsa da dağların yürek zenginliğini anlatsa bana. Anlatsa türlü nebatatı, bitkiyi, ağacı, börtü böceği, madeni de sevdalarım bir kat daha artsa. Anlatsa da Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü gibi türküler, şiirler düzebilsem dağlarıma. Düzerken Yaylacık, Bodağan  Alabarda, Taşlı dağ, Türkmen dağı gibi niceleri gözlerime dikilse. Eğrigöz’ün eğriliğine en kavi anlamları yükleyebilsem de dillerde  çağlayanlar gibi çağlasa şiirler. Karları yağdırsa Kütahya’nı dağına türküler. Dağları sevdadan delik deşik etse aşıklar. Of of!

Suyun hangi dağın suyu olduğunu, çiçeğin hangi dağın çiçeği olduğunu bilmek kadar güzel bir şey var mı? Bir çiçeğin kokusunu içimize çektiğimizde bütün zamanlar içimizde canlanır. Topyekûn dağların kokusunu çektiğinizi düşünün siz. Of Allah’ım! Neler canlanmaz ki!...

İnsanın sosyolojisi kadar önemlidir dağların sosyolojisi..İçinde yetişen nebatatların her birinin hikayesi yazılmalı aslında. Domaniç dağlarındaki kestanenin, Alıçın. Kantoron otunun bilimsel analizi olmalı..Esatlar dağından fırlayıp çıkan suyun insanlığı nasıl selamladığının destanı olmalı kardeşim. İçinde cirit atan yılkı atlarını resmetmek yetmez bana. Bir varmış bir yokmuşla başlayan masalları olmalı dağlarımın. Kulağımda fısıldaşan şarkıları olmalı. Sular şiirlerde akmalı, kuşlar uçmalı. Uçtukça, dağların sevdası yeniden depreşmeli.

Sahi neydi adı?.. Dağlar dağlarrrr…. Yolver geçem. Sağlıcakla