16 Ocak 2022 Pazar

SEVMEK YANMAKTIR!

 


Geçmiş yazılarımdan birinde “an mı son mu” diyerek kendimce sorular yöneltmiş, bir anlamda kendimi sorguya çekmiştim. İnsanın kendini sorguya çekebilmesi mühim bir mesele. Sorguya çekmek; menzile doğru yollardan varmanın çizgisini de gün yüzüne çıkarıyor. Sorguya çekme, hayata bakış açısını insanın kendi kendine izah etmesine sebep oluyor. Hayatı hangi gözle seyrettiğinin farkına vardırıyor kardeş. Bu seyri tam olarak yazıya dökebilmek, benim gibi yazmanın acemisi olanlar için oldukça zor.

Sadece var olmanın huzurunu kendi içinde yaşayanlar için yazmak kolaydır. Bu dar ve bencil kalıp içinde bunalmak gibi bir kaygıları yoktur ki. Onlar için kendi “anları” yeter de artar çok şeye. Aslolan sonken, anın keyfinde kalmak aldatıcı ve kolaycı bir tutum oysa.

Toplumla, yurtla, tarihsel değerlerle, var olan maddi ve manevi birçok kıymetle bağ kuramayanlar romantik aşk duygusuna sarılıp cinsi meselelerde şiirler düzüyorlar. Of of!...  Rağbet de görüyor mu görüyor cancağızım..

Kendi anından çıkıp ızdırap da duyabilmeli insan. Faniliğini bilmeli, kendi vücudunda olan değişimin farkına vararak tarihi ve sosyal çevreyle bağlar kurmalı, teselli aramalı, teselli bulmalı. Tüm bu buluşların(!) sonucunda işaret fişeği denecek davranışlar sergilemeli.

Kuşlar âlemi bile ibretlik olaylarla dolu. Baksak, seyretsek anlaşılacak çok şey. Uzak hedeflere alayıyla uçanlar daha kolay varırmış. Aile içinde ortak hedefe aynı duyguyla kilitlenenlerin başarıya ulaşmaması imkânsızdır. Her aile bireyi kendi yönünde uçmaya kalkarsa birlik diye bir şey kalmaz yeğenim. Ülkeyi bir aile sayarsak her bireyin uçma rotası ortak menzile hizmet etmeli. Sadece bireysel var oluşumuzun anında değil topyekûn huzurun gayretinde olmalıyız. Bunun için bireysel donanımlarımız toplumsal uçuşa katkıya hazır olmalı. Bu anlamda aile içi planlarım ne olmalı sorusunu kendimize sorabilmeliyiz. Sosyal problemleri azaltma yönünde hangi katkıları yapabilirim, hayat şartlarının iyileşmesine hangi çözüm yollarını önerebilirim derinliğinde olabilmeliyiz.

Günün kendi penceremizden eksilmediğini görmek yetmez kardeşim.  Toplumsal günün çoğalmasına katkı yapacak hangi fedakârlığa hazırız buna da bakmak lazım. İnsan kendine kaygılandığı kadar, toplumsal kaygı ve sevinçleri de duyumsamasını bilmelidir.

Rahmetli babam; “bir günü diğerine eşit olan zarardadır” sözünü çok iyi biliyor olmalıydı ki, ‘hiçbir şey yapmadığın anda bile günlük ekmek parasını kazanmalı insan’ derdi. Hey gidi babam hey!!...  O kadar boşta, boşluktayız ki, sorma gitsin.

Boşta, boşlukta durarak bireysel becerilerimizi bile körelttiğimizin farkında değiliz. Yumurtayı kırıp önüne koyamayacak çocuklar yetiştirdik. Cinsi ve nefsi duygularının tutsağında çoğunluk oluşturduk. Beklentileri hazıra dayalı duyguların çoğalmasına katkı sağladık. Of, of!.  İstisnalara sözüm olur mu? Olmaz kardeşim.. Üstelik alkış tutarım onlara..

Hayal kurmak yetmez! Fayda için, faydalı olmak için, katkı için, katmak için, ortaya koymak için kıpırdamak gerek. Sevmek, yanmayı gerektirir kardeş. Damar damar, nefes nefes!

Bu ülke sevmeye değer. Gösterin yanmalarınızı..

Sağlıcakla.

12 Ocak 2022 Çarşamba

TUTUM VE BEDEL

 


İnsan tutum ve davranışlarını oluşturan hatta değiştiren o kadar çok etken var ki, sorma gitsin. Hele sosyal medya son yıllarda belki de başı çekiyordur. Çekiyor diyebilmek için bir araştırma yapmak lazım. Oysa biz kendi gözlemlerimiz nispetinde iddia sahibi olabiliriz.

Özellikle belli yaş grubunun sosyal davranışlarına etki ettiği muhakkak. Mankenlerin, ünlü şahsiyetlerin giyiminden, kuşamından, alışkanlıklarından, yaşamından, gözlüğünden saç şekline varana kadar ne varsa etkilenmediğini söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Reklam filmleri algı yaratmada belli yaş grubunu çok çabuk ele geçirebiliyor. Bu etkileşim bazen insanların kendi gerçeğinden çok uzakta olmasına rağmen şartları zorluyor. Bu zorlama yaşam içinde değişik biçimlerde olumsuz patlamalara sebebiyet veriyor.

Anamın temizlikte kullandığı kül, kil ve toprakken; ben filanca artistin saçlarını savurtan şampuanı kullanmak için şartlarımı zorluyorum!.. Anam kendi ürettiği sirkeyi sadece iştah açıcı olarak değil arındırıcı olarak kullanırken bizim neler kullandığımıza bir bakın. Yeşil sabun birçok temizliğe yeter artardı be!  Bunları anlatırken alışkanlıklarımızın zaman içinde nasıl şekil değiştirip tutum ve davranışlarımızı etkilediğini anlatabilmek adına yazıyorum.

Adını markalaşmış bir ürünü bir şekilde üstüne yapıştırmış olanın adım atışından etkilenip rüzgârına kapılabiliyoruz. İyi mi, kötü mü farkına varmadan, vardırmadan. Uf uf!.

Rahmetli babam çiftçiliği geleneksel yöntemlerle yapardı. Bir çift öküz, ardında karasaban veya pulluk. Her baş hayvanımızın da bir adı mutlaka vardı. Gökmen öküz çift sürerken çiziye yatmaya bir alıştı bu yatışı huy, karakter haline getiriverdi. Çift sürmek işkence haline dönüşür, Anam demediğini gomazdı Gökmen’e… Sattırcen bunu! Der, bi daha demezdi. Gökmeni satıp kurtulmak mümkün ama insan öyle mi?

İnsanın tutum ve davranışları da alışkanlık haline gelince sosyolojik etkileşimler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Filanca burnuna hızma takmış aa-a  bende takmalıyım. Bir davranış biçimi davranış olmakla kalmıyor duygumuzdan düşüncemize sonuçta davranışımıza yansıyor. Davranışlar tutumumuz, tutkumuz olup çıkıyor.

Toplumsal duyarlılık adına alışkanlıklarımız bile içinde yaşadığımız çevre tarafından oto kontrole takılırdı. Aykırılıklar bir nokta da toplumsal zarar oluşturmasının çok öncesinde temizlenirdi. Ya şimdi camide imam gık! diyemezken okulda öğretmen höst! diyemiyor, sokakta bir büyük hişt! Diyemiyor. Sonra başıbozuk tutum ve alışkanlıkların toplumsal sıkıntısını yaşıyoruz. Her birimizin olumlu veya olumsuz tutumu davranış olarak ortaya çıktığında bütünsel bir bedeli hazır vaziyette beklerken buluyoruz.

İlçemizin tanınmış pazarcı esnaflarından Hasan Hüseyin Tayşi abi “ Len olum kısa yaz şu yazıları, okuyamıyon” ikazında bulunuyor. Haklı mı haklı! Az sözle çok şey ifade edebilmek de ayrı bir hüner. Biz de de o hüner olmayınca sona biraz dolanarak varıyoruz. Uzun diyenler haklarını helal etsin artık.

Anlatım ve ifadelerim ne kadar net ve anlaşılır oldu bilmem ki? Demem o ki, tutumlarımızı davranış olarak ortaya koymadan süzüp elekten geçirmemiz gerek.  Olumsuz tutumlar bazen de çekilmez hale geliyor be kardeşim.

Tutuma bakmak gerek /kötüyü yıkmak gerek/ şu geçici dünyada/ engince akmak gerek..

Sağlıcakla..

MUHTAR

 Şair dostlarımız ekleme yaparlarsa mutlu oluruz


MUHTAR


Tavşanlı yurdunda Ada Mahalle

Milletin şairi dilidir muhtar

Sözünde sazın da yapmazken hile

Yazların yağmuru yelidir muhtar.


Hizmetin yolunda günü kar belle

Kaygısız aklı cana zor belle

Hakkı gözetmeyen düşü kor belle

Mevsimin baharı selidir muhtar.


Üzülür hizmetler azalır diye

Günler gelir geçer döner deliye

Faydayı zararı korken çekiye

Toplumun ayağı elidir muhtar


Dert bilmeyen dertsiz düzen kuramaz

Huzur için gerçek aşkı aramaz

Kaygısız baş ilaç bulsa saramaz

Mahallenin sesi dilidir muhtar


Oğlanı bilmeli kızı bilmeli

Kışları bilmeli yazı bilmeli

İnsanın içinde özü bilmeli

Toplumun ayağı koludur muhtar


Çoban Çeşmesi'de muhtar olalı

Olmadı yalanı sözü cilalı

İçinde hizmeti engin kılalı

Allah'ın bir kulu kuludur muhtar



9 Ocak 2022 Pazar

LEYLA MISIN MECNUN MU?


 

İletişim ve ulaşım oldukça kıt ve kısıtlıydı Belli yaş grubu geçmiş günleri çok iyi hatırlayacaklardır. Kıt imkânlara rağmen güçlü dostluklar inadına çoktu. Evden eve, köyden köye, ilden ile dostluk köprüleri en güçlü ve samimi biçimde uzayıp giderdi. Günlük yaşam güçlü hissediş ve samimiyet ganiydi. İnsanlar köyden köye gider her türlü yardımlaşmanın, dayanışmanın, muhabbetin tadını çıkarırlardı. Yani insanlar; dostun dostluğun mecnunuydular.

Rahmetli Sakıp Ağa’nın söyleşilerini can kulağıyla dinlerdim. Kendi üslubuyla cümleler kurar, nüktelerin arasına düşündüklerini apaçık yerleştirirdi. İşadamlarımızdan Koç’ta az konuşur ama önemli laflar ederdi.

Sakıp Ağa dünya da önüne geçilemeyecek üç konu var ki, Ölüm, teknolojik değişim ve vergi demişti yıllar önce.

Teknolojik değişimler son sürat devam ediyor gerçekten. Bu değişimin insanlar üzerindeki sosyal etkileri de olumlu veya olumsuz yönde sürüp gidiyor. Giderken bazen sürüklüyor da… Olumlu yönlerinin keyfini sürerken olumsuz yönlerinin ceremesini de ödüyor insanlar.  İnsan davranışları teknolojik gelişmeyle şekil değiştiriyor, etkileşimde aynı oranda farklı kılıklara bürünüyor. Suç ve suçlu bile teknolojik değişimle akla hayale gelmeyecek şekillere girdi. Gerçekten belamı bela!

Benim içim güzel ama başkalarının ki çürük. Benim içim güzel ama başkalarının ki pahalı. Benim içim güzel ama başkalarının ki kara.. Benim içim güzel ama başkalarının ki fitne fücur.

Bu noktada Koç’un sözleri çınlıyor kulaklarımda. “Eşeğin dik kulaklısı iyidir” demişti. Görsellikten öte bir mana taşıdığını yıllar öncesinden yüreğime nakşetmişim. Duyarlılığa, hassasiyete,  dikkate işaret eden yanı var kulaktaki dikliğin.  Ya işte böyle…

Dünya göçse umurunda değil kimilerinin. Cennetten bir köşk olsa da fakında değil. Alıcılar kapalı kardeşim. Alıcısı açık olan bazıları da şeytani planların peşinde. Uf uf!

Aynı dile, aynı dine sahip insanlar birbirine benzer gözükse de faklılıklar çıkıveriyor ortaya. Bu farklılık ilke ve ülküde ayrışmalara sebebiyet veriyor. Ayrışmalar huzursuzlukların baş mimarı. Aynı okulları okuyan, aynı eğitimi alan insanlar farklı davranışlar sergiliyor. Farklı duruşlar iyiliğe, güzelliğe hizmet etse sözüm yok. Kimilerinde ne ilke kalıyor ne ülkü! Oldu mu ya!

Sözü dolandırıp durmaya çok da gerek yok aslında. Teknolojik gelişmeler artarak devam ederken ilke ve ülkü de bir olmak lazım. Her ne iş yapıyorsak yapalım işimizin mecnunu olmak lazım. Dostun dostluğun heva ve hevesinde olmak lazım. Ülkemizin birliğine bütünlüğüne, gelişimine, topyekun huzura katkı yapacak eylem ve davranış içinde olmak lazım. Yaptığımız her işin, her davranışın, her hareketin olumlu olumsuz sosyal etkisini, katkısını hesap edebilmemiz lazım. Bu ülke hepimizin. İçimizdeki sevgiyi artırmamız lazım. Ölüm gerçek!...... Hadi söyle; Leyla mısın, Mecnun mu?

Sevemez kimse seni/ benim sevdiğim kadar..  Sağlıcakla

7 Ocak 2022 Cuma

BİR FİKRİM VAR

 

Ortaokulu on kilometre yayan gidip gelerek okudum.(1971-74). Zor yıllardı. Zorluklar güçlendiriyor insanı. Zorlukları aşmanın çözüm yollarını da öğreniyor insan. Mücadele ruhu kazanıyorsun aynı zamanda. Ufacık sorunda psikolojin alt üst olmuyor, travmalar yaşamıyorsun. Sabrı öğreniyorsun en başta.

O yıllarda okullar arası bilgi yarışmaları oluyordu. Yarışmalar oldukça ciddiye de alınıyordu. Değirmisaz Ortaokulu’nda okulu temsil edecek grubun içerisindeydim. Önce okul kendi bünyesinde grupları yarışmalara sokup en güçlü ekiple ilçenin başka okullarıyla eleme usulü yarışmalar sürüp gidiyordu. Öğrenciyi hatta topyekûn okulu geliştiren bir şeydi. Görüyorum şimdi de özellikle sporda, halk oyunlarında, santraçta vb. dallarda yarışmalar mutlaka oluyor. Bilgi her şeyin başı olduğuna göre bu tür işler yeniden gündeme gelmelidir.

Televizyonlarda “Kim milyoner olmak ister”  “Üçte üç-Tamamı devam mı” yarışmaları güzel örnekler aslında. Şahsen zevkle izliyor çok şey de öğreniyorum.

Buradan hareketle, köyler arası bilgi yarışmaları, halk oyunları, tarımsal yarışmalar, yemek kültürleriyle ilgili yarışmalar, Giyim kuşam yarışmaları, türküler, maniler.. her köyün kendine has gelenek ve görenekle ilgili ne varsa neyi varsa. Çoğalt da çoğalt. Bunun organizasyonunda  Kültürel kurumlarımız, özel idareler, Milli eğitim kurumlarımız, Halk Eğitim, Belediyeler, muhtarlıklar, koordinasyonu sağlamak adına Kaymakamlarımız.

Kültürel birikimleri, tarihsel konuları, üretim ve üretim tekniklerimizle ilgili her köyü kendi içinde duyarlı hale getirirken köylerimizi birbiriyle etkileşim içine sokmak mümkün. Yeni kuşaklara tüm bu değerlerin hatırlanıp taşınmasına vesile olabiliriz.  Bu tür etkinlikleri kayıt altına da alabildik mi değme keyfine.

Eğitimle uğraşanlar iyi bilir. Bir konu işlenmeden önce amaçlar ve araçlar belirlenir kazandıracağı bilgi ve beceriler proğram içinde beyan edilir.. Ders konuları öyle işlenir.

Köyler arası bu tür yarışmaların amaç ve araçları toplumun genel yapısına müthiş katkılar yapacaktır. İçinde yaşadığı kültürün farkına vardıracaktır en azından. Üretimin çeşitlenmesini zenginleştirecektir. Her köy ürettiği ne varsa sergileme, ortaya koyma becerisi kazanırken sahiplenme duygusu gelişecektir.

Okullarımız özellikle spor alanında kendi aralarında bir yarış içinde oluyorlar. Bölgesel yarışmalara katılıyorlar. Ne kadar güzel..

Şimdi değişik başlıklar altında köylerimizde bunu yapmanın tam da sırası diye düşünürüm şahsen. Çok da zor  değil. Yaratacağı ivme çok yüksek. İlçemizde bu tür etkinlikleri gerçekleştirmeye müsait kamusal mekanlarımız da mevcut. Bunu harekete geçirecek resmi irade gerekli.

Köy köy, ilçe ilçe, il il tüm ülke sathına yaygınlaştığını düşünmek bile heyecan yaratıyor insanda.

Bir başka önerimde köylerimizde bulunan bilge yaşlılardan kendi köyüyle, yöresiyle ilgili yaşam hikâyelerini dinleyip kayda geçirmek. İnanın bunların toplamının gerçekleştiğini düşündüğün zaman her insana nasıl bir sorumluluk duygusu kattığını el birlik göreceğiz.

Hemen yapılabilecek etkinliklerden biri de ilçemizde Köy Tanıtım Günleri. Fotoğraflarla Köylerimiz Yine olur mu olur. Yeter ki niyet edilsin.

Köy köy tesis edilen sosyal yapılar gelişmeye yeter mi? Yeter ama eksik kalır. 

İfade etmeye çalıştığım önerileri gerçekleştirmeye niyetlenmenin tam da zamanı. Şimdi düşünme zamanı. Düşünmek bile güzel kardeşim. Haydi hayırlısı.. Sağlıcakla

6 Ocak 2022 Perşembe

AN MI, SON MU?


Keyifle mutluluk arasında hassas doku bağı mutlaka var. Keyiflenmek aynı zamanda mutluluk mudur? Bu soru karşısında duraksıyor, düşünmek zorunda kalıyor insan. Düşündükçe farklı şeyler olduğu kanaatine varıyorum şahsen ben. Veya düşüncelerim bana öyle hissettiriyor, ne bileyim. Belki de yanılıyorum. Yanılsam da hissedişlerimi paylaşma ihtiyacı hissediyorum yine de. Paylaşmadan doğruyu işaret edecek kimi ya da kimleri bulurum bu kış günü.

Büyük aile şeklinde yaşarken; babamın tabiriyle “horanda”  sofranın başına toplandı mı, babamın gözleri parlardı. Kaşık şakırtısı akşam alacasının melodisi olurdu. Yemek sonrası köşe yastığına sırtını yaslayan babamı, demli çayını yudumlarken dünyanın en huzurlu insanı olarak görürdük. İçinde yaşadığı günün şükrümüydü, günü kurtarmanın keyfimiydi yoksa gerçek bir mutluluk muydu? O günler, bunları düşünme yetisinde değildik ki. Olmasak da anılar toplamışız gün gün. Anılar da böyle dönüp dönüp, önünüzde harman olunca, bir bir inceleme, ayırt etme ayrıcalığını yaşıyorsunuz. Sevinçle hüzün bir arada süzgeçten geçiriyorsunuz. Şükür ki şükür!. Ya geçirme imkan ve fırsatınız olmasaydı?....

Bazen sokak aralarında dolaşırken oyun oynayan çocuklara bile sorarım, “mutlu musun?” sözle tam ifade edemeyenler kulaçlarını açarak oranlamaya çalışırlar. Çocukça çocuğun bile bir cevabı oluyor bu soruya. Cevapsızlıktan iyidir yine de.

Babam çayını yudumlarken yaşadığı gerçek bir mutluluk muydu, geçici bir huzur halimiydi? Bu huzurun arkasında içinde yaşadığı gerçek duygular ve hissedişler neydi acaba. Çocuklarının ya da onun tabiriyle horandanın istikbali için hangi kaygı ve ruh halini taşıyordu içinde. Kestirmek zor. Bunları edindiğim tecrübe ve birikimle, tahmin ederek yorumlama kolaycılığına düşüyorum. Tecrübe, tahmin ve birikimlerimin ortaya koyduracağı söylemlerin ilmi şeyler olmayacağı kesin.

Bazı şeyler gerçeklerden uzaklaştırarak anlık keyif duymasına sebep oluyor insanın. O an geçince gerçekle yüz yüze kalabiliyorsunuz. Yani gerçek mutluluk olmuyor kardeşim. Yaşam içinde hayatın değişken birçok yönleri var mı var. Bugün sağlıklıyken yarın ne olacağınız belli değil. Bugün varlıklıyken yarının garantisi yok kardeşim. Önümüzdeki ihtişamla, varlıkla, sağlıkla, kudretle, makamla, mevkiyle, etiketle keyif içinde görünebiliriz. Fakat, mutluluktan bahsetmek gerçekten zor. Sonrasında ne olacak belli değil ki! Son için kaygılanabiliyorsan ihtimal dahilinde mutluluk.

Yaşadığımız hayat içerinde vatan ve milletimiz için güzel şeyler yaptık mı, hayırlı evlatlar yetiştirdik mi, sahip olduğumuz değerleri sonuna kadar koruyabildik mi, son anımızda çocuklarımız başucumuzda mı, musalla taşına konduğumuzda cemaat gür bir sesle “ iyi biliriz” diyebilecek mi? Gerçek mutluluk son anlarımızda gözümüzün parıltısından anlaşılacak bir şey değil midir? Gerisi anlık yaşadığımız keyiften öte geçmeyecek şeyler sanırım.

Uzun lafın kısası sonuç önemli sonuç! Bu nokta da rahmetli Sabancı gözlerimin önüne dikiliyor. Sözleri kulaklarım da çın çın ünleniyor. Dünya benim olsa ne yazar, çocuğuma bir ayakkabı giydiremedikten sonra demişti. Sağlıklı olmaya işaret ederken, güvenilir insan olmayı da öğütlemişti.

Anın keyfini yaşarken, sonucu gözden kaçırmamak lazım herhalde. Anılar, anılar!.. Sağlıcakla.

4 Ocak 2022 Salı

BENİ DÖVÜN!

 

 

Geçenlerde önemli bir toplantıda önemli şeyler konuşuldu. Durum tespiti ve öneriler havada uçuştu. Düşünen insanları severim. Saygıyla eğilirim karşılarında. Durumumu bilenler bilir. Düşünen ve düşündüğünü ortaya koyan insanlardan edinimlerim ölçülemeyecek kadar çoktur. Teşekkürü çoktan hak ediyor böyleleri kardeşim. Aha  o toplantıda baş konuşmacıya “ – fabrika kurun fabrika”dedi birileri. Bunu derken ağzından köpükler saçıldı be ya… Hadi kuralım!  İstemeyenin gözü çıksın. Sen neresindesin? Tık yok, ses seda kesildi.  Bazıları “fabrika kurun” cazgırlığında sadece. Ya işte böyle. Sen hiç bir şeye dokunmayacaksın, kurun kurun! Diye köpüreceksin. Böyleleri tam da bedavacı türünden.  Rahmetli anam; “bedavacı bu bedavacı!”derdi böylelerine. Armut piş ağzıma düş beklentisi. Bazıları da kurum ya da ilgililerin kucağına sorunu atıp görevi tamamladım edasına bürünüyor. Of ne ala!.. Beyni de, kurumları da hor kullanmak diye buna denir herhalde.

İnsanın kendi bir fabrikadır aslında. Yeter ki doğru ve verimli kullanmasını bil. Ülke nüfusumuzu doksan milyon  kabul edip, çocuk ve yaşlı nüfusu çıkarsak  üçte biri, otuz milyon eder. Bu da 30 milyon fabrika demek kardeşim. Her fabrika! asgari düzeyde çalışmalı. Çalışmazsa iflasa sürüklenir iflasa…iflasın sonu acıdır, el açmadır, açlıktır, yalvarıştır, çaresiz boyun eğmedir, sürünmedir. Fabrikada üretilen bir kilo üretimin bir değeri vardır. Bugün yaptığı üretimle yarın yaptığı üretimin değeri aynı kalırsa sonuç hayra alamet değildir.

Her bir insan içinde durum böyledir aslında. Ne denmiş; bugünümüz yarınımıza eşit olmamalı. Kim demiş, nasıl demiş, neden demiş, bunu da siz araştırın.

Bir kurumda uzun yıllar çalıştım. Dört çeşit adam vardı çalışanların içinde. Hatta beş demek lazım. Sendikacının adamı, siyasetçinin adamı, işverenin adamı, bir grubun adamı, bir de Allahın adamı. Bu adam çeşitliliği içinde kayış, Allahın adamlarının boynunda olurdu. Herkes birinin adamı olunca gerçek böyle zuhur ediyor maalesef. Adamlara iş yaptırmak mümkün olmuyor kardeşim. Netice üretim gün gün aşağı ivme gösteriyor. Sonuç hüsran…bu sonuçtan kim üstüne pay çıkarıyor? Yükle  birilerine gitsin…

İnsan kendini canlı bir varlık olarak bir fabrika gibi düşünmelidir. Neyi üretip üretmediğine bakmalıdır.  Bu sorgulamayı yapmıyorsak vay halimize..

Belli yatırım yapıp üretime katkı yapan iş insanları var.  Bunlarda el üstünde tutmamız gerekenler arasında. Bir küçük örnek vermek lazımsa; adam mandıra kurmuş mesela. İşçisi, nakliyecisi, hayvan yetiştiricisi toplamda kaç aileye katkı sağlıyor.  Yarattığı katma değer…

Alkışlanmayı çoktan hak ediyor kimileri. Bu yetmez, ödüllendirmek gerekli. Sen de bir demet maydanoz  üret kardeşim. Iıh! Kolaycılık tercihinse ağzını doldura doldura konuşma.

Üretmek kahramanlıktır. Üretmek topyekun düşünmektir. Üretmek zordur. Zorluğun türkülerini hatırlamanın tam da zamanı.

Sabahtan kalktım da ezan sesi var/ Ezan da sesi değil yar yar burçak yası var/Bakın şu adamın kaç tarlası var/Aman da ne zor imiş burçak yolması/ Burçak tarlasında gelin olması.

Zoru zor diye, kolayı kolay kolay diye yapmazsak işimiz zor mu zor.

Bu yazıyı yazarken nasıl da saçmalamışım değil mi? Tek saçmalayan ben değilim aslında. Dünya da kimler nasıl saçmalamış bugüne kadar bir araştırma yapın isterseniz. Sonra da beni dövün!!!

Ben dövülecek adam değilim. Sağlıcakla