12 Eylül 2021 Pazar

TARLA KUŞUNUN İÇ SESİ

 


Neşesini kaybeden yarışı kaybedermiş!...

Ha, ha, hayt! Sen neşeden ne anlarsın diyenler olabilir. O zaman bir sözü daha hatırlatmakta fayda var. Gülümsemek sadakaymış..

Bir eylül sabahında parıldayan güneşe uyanmanın duasına durmak neşenin ta kendisi değil de nedir?. Uyuyup uyanamamak varken, uyanmak mutluluğa fırsat tanımaktır.

Höst! Orda dur. Biz mektep medrese görmüş, fakülte bitirmiş, yüksek ihtisaslar yapmış adamlarız, böyle boş laflar edip durma diyenler de olabilir. Olur mu olur… Bu konuda savunma hattı oluşturmaya kalkışanlar bile çıkar mı çıkar.

Mutluluk tek başına parayla pulla alınan bir şey değil be kardeşim. Neşeyi bozacak, mutsuzluğu körükleyecek eylem ve söylem içinde olmak insanın doğal yapısındaki düzeni bozar en başta.

Yahya Kemal Beyatlı bakın ne demiş;

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Bu duyguyla Tuna’dan nasıl geçildiği şiirin diğer beyitlerinde dillendirilir.

Neşeli olabilmenin sanatsal bir yanının olduğuna da inanırım ben. İnsan neşe kaynağını arayıp bulunca heyecan kendiliğinden peydahlanır. Heyecan başarının kapı koludur kardeşim!

İnsan, mutluluğunu da, mutsuzluğunu da düzene sokabilmeli. Duygusal alıcı aygıtların frekansını iyiye, güzele ayarlamasını bilmeli biraz da.. Düzensiz ve kontrolsüz duygu başarısızlığa, karmaşaya zemin hazırlar. Sonuç; kısaca hüsran..

Neşeyi kaybetmemenin sonu başarıdır. Başarı, mutluluğu, huzuru, ahengi, düzeni beraberinde getirir.

İnsan sabanın kulpuna sarılırken de, kazanın kulpundan tutarken de tutturan güce şükretmeli önce. Şükrü bilmezsen, şükürsüzlük galle kuyularına atar insanı. Debelenir durur çıkışı bulamazsın.

Cennetin kapısını cömertler açacakmış!.. Cömertlik deyince akıllardan geçeni görür gibiyim. Bu görme hali yüzümde gülümseme yaratıyor be ya…güler yüzle cömertlik olmaz mı? Olur cancağızım! Olmaz mı..

Neşeden ne anladığımıza da bakmak lazım. Kimi vur patlasın, çal oynasın diyebilir. Kimi karşıdakini alt etmenin kurnazlığını neşe sanabilir. Kimi cepteki paranın yarattığı güven duygusuyla gurum gurum gurulabilir. Kimi etiketin koskosluğunda kalabilir.. Bu yanmaktır, yanılmaktır.

Gerçek neşe, iç huzuru yaratandır. Gerçekler iyidir, gerçek olan güzeldir, gerçek olan samimiyettir. Samimi olmayan güler yüzde de iç huzuru yoktur. Samimiyetsiz yüzün içinde fitne fücur kendi fetihlerindedir. Samimiyetsiz olanlar sahte kostüm giymiş cambazdırlar. Yanılır yanıltırlar.

Velhasıl gülmek size yakışıyor. Gülersen güldürürsün. Bu yazı da tarla kuşunun iç sesidir. Nutuk filan sananlar çoktan yanıldı kardeşim. Sağlıcakla.

1 Ağustos 2021 Pazar

ZURNANIN DELİĞİ

 


 

Sıkıcı bir hafta sonu. Altmış bir yaşın verdiği birikim, deneyim ve enerjiye rağmen boş ve boşlukta hissetme hali var nedense.

Ajanslar da ormanlarımızdaki yangın görüntüleri. Of, offf! Can sıkkınlığına sebep olan tam da bu konu herhalde. Ne yapabilirimin yanında hiçbir şey yapamamanın iç darlığı bendeki biraz da..

İyi ve güzel şeyleri paylaşmak, yaymak iç huzuru veriyor insana.. kötü şeyleri….

Üç beş gündür buğday hasadıyla uğraşıyorum. Bu vesileyle köyün arazi ve arazi yollarında dolaşma imkânı oldu. Toprağın ve ormanların kokusunu ciğerlerime çekme fırsatı da yakalamış oldum. Bu arada birçok gözlem yapma imkânı da doğdu insana ve doğaya dair.

Köy geçişlerinin ayrım noktaları içki şişeleriyle dolu be kardeşim. Kimler içer, nasıl içer, ne vakitler içer bilmem ki..  o noktalara yaya gelmekte imkansız be ya. Mutlaka araç ister o noktalara ulaşmak. Yani şişeler o noktalara merkezden araçla gelmiş olmalı. Bunları tüketenler yine aracıyla yollarda. Zurnanın kaç tane zırt dediği nokta ortaya çıkıyor bakar mısınız.

İçkiyi içince akıl gidiyor akıl. Sağlıklı düşünme ortadan kalkıyor, davranış bozukluğu zuhur ediyor. Kime ne dersin, kime laf anlatırsın? Yola çıkana nereye, niçin, neden gidiyorsun gibi bir sürü soruyu sormak düşüyor aklıma. Bu tür soruları sorunca da adımın zorbaya çıkmasından korkuyorum ben. Vallahi basarlar yaygarayı.. uf uf! Birileri özgürlük derken bu kadar zarar ve tehlikeyi içinde barındırma hakkını da kendilerinde görebiliyor olmalı.

Meramımı, hissedişlerimi tam olarak anlatamamanın çaresizliği de bungunluk yaratıyor durduk yere..bu bungunlukla daram daram daralıyorum işte.

Ormanların yandığı gün topyekun doğa ölüyor,  iklim ölüyor iklim. İnsanlık ölüyor usul usul. Hayaller ölüyor cancağızım.

Tam olarak hafta sonu yaşama hayalleri kurarken gördünüz mü iç daraltımı? Gelip gelip göz önüme dikiliyor yanan ağaçlar, zarar gören yapılar, börtü böcekler, kamlumbağalar, kuluçkaya yatmış kuşlar. Onlar ki tam olarak gönül labirentimin görünmez gücü ve enerjisiydi. Ah ki, ah!

Her birey kendisinin polis ve jandarması olmalı be kardeşim. Attığı her adıma yaşam biçimine dikkat etmeli. Bu ülkenin havasını soluyan, suyunu içen, ekmeğini yiyen herkes tertip ve düzen içinde olmalı. Yaşamı seven insan zamanı boşa ve haytalığa harcamaz. Daha iyiye, daha güzele..  El birlik huzura koruyup kollayarak, gelişerek ,geliştirerek erilir.

Ormanlarım yanarken huzur ve sükunda olmam imkansız. Huzur ve sükunumun bozulmasında kim ya da kimlerin dahli varsa… ahlarım üzerine olsun…diyeceğim çok şeyim varda diyemiyorum yine de…

Dağlar benim varlığım, ormanlar ilham kaynağım. Korumak kollamak görevim. Ya sizin..

Sağlıcakla.

27 Haziran 2021 Pazar

KOYUNUN BACAĞI


Bilmenin güzelliğinden bahseder kimileri. Bilmemenin farklılığı nedir?.. Bilmekle bilmemek arasındaki huzur farkı azımsanacak ölçü de değil bence. Hele benim gibi yüzeysel bilgiye sahip olanların yaşamdan aldıkları zevke diyecek yoktur kardeşim!.. Belki de bu yüzdendir az bilenlerin çok konuşması.

Az ya da yüzeysel bilgiye sahip olanların kendilerini sevme ölçüsü de bir başkadır. Bu türlerin kendine sevgi göstermesi diğer insanların hayrına sonuç doğurmaz çoğu kez. Hay Allah! Gördünüz mü yazının başlama biçimini ve gitmek istediği yönü. Bunu görebilmek bile insanın iç huzurunda dağınıklık yaratıyor durduk yere.  Bilmenin ve görmenin insan içinde yarattığı çelişki huzur mu bırakır insanda. Yaşarken ölebilmek(!) çok bilmekten geçiyor. Az bilenlerin yaşamdan aldıkları zevk boyutunu ölçüye vurabilmek zorlaşıyor. Onların(!) ölmek gibi bir dertleri olmuyor ki!.

Bilenlerin içlerinde kopan fırtınayı tahmin ediyorum az buz. O fırtına ki benim içimde de huzursuzluk peydahlıyor çoğu kez.

Az bilenler, hesapsız bir ölçüyle en kavi meseleler hakkında bile sınır tanımadan hüküm verme, yargılama hakkını kendilerinde görerek konuşurlar. Onlar konuştukça bilenlerin sesi cılızlaşır ya da kargaşada, bildikleri gümbürtüye gider. Of of!

Bilenlerin acı çekmesini önleyecek tek ilaç içlerindeki inançtır. Bu inançla ancak ayakta kalabilirler.

Anamın bildikleri tecrübeye dayanırdı. Az bilir görünse de, öz konuşurdu. Tahmin etme öngörme ve sabır konusunda gerçekten ustaydı. Tahmin, öngörü, sabır ve inancı tüm yaralarını tedavi etmeye yeterdi. Düşünmeden pat diye konuşana “gırtlaksız bu gırtlaksız!” derdi. İnsanın dilinin kendine düşman olabileceğini söylerdi. Bunu söylerken dilde aklın ve mantığın olması gerektiğine işaret ederdi belki de. Ah benim güzel anam, adı güzel anam…Anadolu kırsalının  en cefakar kadınıydın ama tecrübelerin profesörlük mertebesindeydi. Bu donanımınla yüreğinde hangi fırtınalara göğüs gerdin kim bilir?

Yüzeyselliğin yarattığı patavatsızlık ve sorumsuzluk, derinliği bilenler için en acı lokmadır. Derinlik için zamanını feda edenlerin çektiği acıyı hissedebilmek ayrı bir fedakârlık konusu desem yeridir.

Her koyun kendi bacağından asılır der büyükler. Bu durum insanın kendi sorumluluğuna atfen söylenmiş sözlerdir. Kendi bacağından asılana kadar sorumsuzluğun yarattığı zarar n’olacak. Türkünün sözlerindeki gibi kendi edip kendi bulsa. Iıh! Kendi edenler kendisi bulmuyor işte. Topyekun zarara meydan veriyor. Kendinden sorumlu olma hali yine bilmekten geçiyor. Bilmek acı verse de, bilmeyene göre iç huzuru azalsa da insan gelişmek için  önemlidir kardeşim.Bilmek bildirmektir de. Bildiğini bildirmek için çırpınanları da alkışlamak gerek. Yüzeyselliğin içinde yaptıkları tam bir cesaret örneği. Bildirmek için kıvranışlarını görmemek imkansız be ya…

Yaşamımızı sürdürmek topyekun huzura ermek için düşüncelice çalışmak, bilmeye zaman ayırmak, gerçek olandan kaçmamak gerek. Büyük zaferlerin düşünceye ihtiyacı vardır.

Sağlıcakla..

4 Haziran 2021 Cuma

DEĞİŞTİ

 DEĞİŞTİ


Seyreyledik yıldızları gecede

Anlam yüklü kelimede hecede

Nakış nakış bizim evde bacada

Mutluluğun resmi hazı değişti


Hanım altmış ben altmış bir yaşında

Evlenmiştik onsekizin başında

Bahar ettik her mevsimi kışında

Hayatın anlamı hızı değişti.


Bahar bürúr gönül engin olunca

Biz olursun kalbin kalbe dalınca

Yaprak açıp daldan meyve alınca

Bir kısacık ömrün azı değişti


Karşılıklı sevgi alıp verince

Yaylalarda bülbül öter görünce

 Bir çift sözden manaları derince

Bozkırlar yeşerdi düzü değişti


Tükenir mi hayat yolu tasayla

Kış değişir gönüldeki yasayla

Harcama bir ömrü sözü kısayla

Dört mevsim uzadı yazı değişti


Çoban Çeşme yaşadıkça cağlıyor

Günü ayı birbirine bağlıyor

Sen sevdikçe Rabb'im imkan sağlıyor

Baharlar çoğaldı güzü değişti

BAKLAYA GEL BAKLAYA!


Kuru fasülye pilav.. yanında cücem eriğinden mis gibi hoşaf. Kuru fasülyenin yanında bir kafa Kışlademirli soğanı. Of of! Lezzetini damağımda hissettim yazarken.
“Sağol, istemem” diyor çocuklar. Iıh istemem!!!!. Neden istemez, niçin istemez anlaşılır gibi değil kardeşim. Ruffless çatırdatmak nedense hoşlarına gidiyor. Ya da bir adım ötesi Burger king.. yaren olsa, yanında mis gibi ayran.. ııh… King olacak. İtirazlarım içimde büyüse de boyun bükmekten kabulsüz eh! Demekten başka çare kalmıyor ben ve benim gibilere…Yeme içme konusunda fikir yürütmek bile haddimize değil bizim.
Anam nohut kavururdu bize, mısır patlatırdı, kuru baklayı kaynatıp tabağa dökünce buharı üstünde tüterdi. Ruffles yerine bahçemizin al yanaklı elmasını dişlerken dudaklarımızdan suyu dökülürdü. Mustafa Uysal’a Elma Kokulu hikâyeleri yazdıran o lezzetti belki de. Of , Of!!!
Kendimize hoş gelsek? Gelemiyoruz kardeşim. Biraz mantık yürütsek “hoş” geleceğimiz o kadar çok şey var ki. Duygusal boşluklarımıza mantıksal hatalarımız eklene eklene gidiyor.
Her hata acı verir insana. Pişmanlık ve kırgınlık yaratır biraz da. Nihayetinde tecrübe birikimi olur, olmalıdır hayatımızda. Tecrübeler, acı çekerken mantıksal düşünceyle birleşince insana kapı aralar. Nerdeeee… Kimileri ayağımıza basınca “boykot” edelim naraları atıyoruz. Ertesi gün aynen devam.. Tekrarlayıp duruyoruz fert fert fikirsiz eylemleri.
Baklanın kurusunu suda kabartır, hayvanlarımıza verirdi anam. Vallahi süt ikiye katlanır, kaymak katmerlenirdi. Baklanın yeşil taze yaprağını salata niyetine yerdik kardeşim. Belki de bu yüzden sağlıklıydık.
Mide bile kanserleşiyor şimdi. Allı pullu paketlenmiş ürünler beş duyunun algılarını bozdu be… Özümüze uymayan gıdalarla kendimizi feda ettiğimizin farkına varamıyoruz nedense. Bünyemize uymayan gıdaları tüketirken cafcaflı pozlara bürünüyoruz üstelik.
Kuru fasülyeye tarımsal destek var. Kaç kişi ekti araştırmak lazım. Yerel ürünlerimizi çeşitlendirmek, çoğaltmak üstelik sahiplenmek lazım.
Akrebin fıtratında sokmak var. Tükettiğimiz her yabancı ürün akrebe fırsat vermek değil de nedir? Fırsat vermek yenilginin ta kendisidir. Yenilmemek için gıdadan başlayarak özümüze dönmektir. Öze dönmek, üretimi sağlamak için fert fert çaba gerekir. Emeksiz yemek olur mu? Her birimizin kafasında bir şeylerin dank etmesi lazım. Dank ettikçe eyleme dönüştürmemiz lazım..
Bu topraklar üretmek, üzerinde huzurluca yaşamak için var. Vallahi kafamda pek çok soru fingirdeşiyor. Üzerine kayıtlı toprağı bulunup da boş bırakana “BOŞ BIRAKMA VERGİSİ” ni de çıkarmak lazım. Bunu da yapmak lazım hakikaten.
Çek bir Kuru-Pilav yanında bir baş soğan. Böyle yazdıkça vicdanımda rahatlıyor nedense. Duygularım yorgunluk peydahlarken mantığım onarıyor yaralarımı.
İnsan kalpten sevince, ona giden yolların zorluğuna katlanır. Seviyorum diyenler, sevmenin gevezeliğine değil eylemine soyunun. Yıllardır bir çuvaldız batırıyorum ben kendime. Hadi atın siz de bir adım.
Taze bakla! Baklaya gel baklaya.. Gel kardeşim gel! Sağlıcakla

25 Nisan 2021 Pazar

SELDİ ARKADAŞ

 SELDİ ARKADAŞ


Sorun söyleyeyim size halimi

Duruşlar yüreği deldi arkadaş

Bir hiçe saydılar tatlı dilimi

Gönlümü yakanlar seldi arkadaş..


Hep dolaştım kayalarda taşlarda

Baharı düşlerken geldi kışlarda

İçe aktı gözümdeki yaşlarda

Ümitler hayalde kaldı arkadaş


Eller gibi düğün bayram etmedim

Hakkı hak belledim kinler gütmedim

İnsanlığı bir çıkara satmadım

Ah alanlar ne de boldu arkadaş


Dünya malı beni bağlamadı ki

Dertsizler dertliye ağlamadı ki

Şan şöhret bir imkân sağlamadı ki

Son nefeste herşey soldu arkadaş


İyiyi kötüyü seçen yok gayrı

Her şey madde olmuş bu da apayrı

Olmalı dünyanın ahire hayrı

İnsanlığın özü baldı arkadaş


Çoban Çeşme olmadı ki hiç zalim

İyiliğe yapıyordu hep talim

Bu dünya fanidir herkesçe malum

Hakk'ın yolu bize daldı arkadaş..




12 Nisan 2021 Pazartesi

AYSEYE GEL!

 AYŞEYE GEL


Sevinç günleri daha çok bahar ve yazla ifade edilebilir. Elem ve kederli günler ise daha çok kışla. Kışın karı buzu, soğuğu ayazı daha kısa ifadeyle şiddetinin insan özgürlüğünü kısıtlayan yanları vardır. Yazın sıcağından korunmak için bir gölgeye, kışın soğuğundan korunmak içinse bir ocağa ihtiyaç vardır.  Bu ihtiyaçlar fizyolojik ihtiyaçlardır.  Yaşamı sağlıklı sürdürmek için fizyolojik destekler olmazsa olmazımızdır. 

Bir de manevi ihtiyaçlar vardır ki bu da insanın olmazsa olmazlarıdır. Manevi ateş olmadan dışın ısınsa için ısınmaz kardeşim.

 İnsanın içi de dışı da aynı doygunluğa erişmelidir. Bu doygunluğa erişme işi sabırla, metanetle pişmek ve yanmakla olur. Daha açık ve net ifadeyle aşkla olur aşkla. Aşkı olmayanın köşkü olmazmış bir kere. Aşk da çileyi içinde barındırmaz mı? Çile olmadan nasıl pişip olgunlaşır insan. Çileyi çekmeyen ham kalır ham. Tek kelimeyle aşk sınırsızdır. Sınırsız aşkın düşünüldüğü yerde insanın pişip olgunlaşması kolay değildir. Kolay değildir lafı ümitsizlik anlamında da algılanmamalıdır. Kamlumbağalar üzerine bu konuda çok misaller vardır. Yolunda yorulmak..

Açık halk pazarlarında sıkça rastlarız. – ayşe düştü gel!... ayşeye gel! Gel kardeşim!... Fasülyeyi satma yöntemidir pazarcı enafının.

Recep, Şaban derken Ramazan geldi bak! Bu sene corona önlemleri arasında geldi hem de. Üşümeden ısınmanın, aç kalmadan tokluğun, varlıkla yokluğun kıymeti nasıl bilinir. Bunları yaşamadan içimizdeki hangi duygu zenginleşir. 

Rabbim, manevi ihtiyaçlarımızı ateşleyecek harekete geçirecek pek çok eylemi sıralamış önümüze. İstifade ettin ettin, etmedin kuru ağaç gibi dikilir kalırsın. Pişmemiş, olgunlaşmamış hep eksik velhasıl.

Yoksulluk karşısında ürpermiyorsak, neyin zenginliğine soyunur insan. Aşkı kendimize mesele yapmıyorsak neyin koskosluğunda kalır fâni? Çilesi olmayanın aşkı mı olur kardeşim…

Gönül zenginliği aşkın gücüyle ne kadarda iç içedir. Hissettiğiniz aşk gücünde gönül zenginliği oluşur insanda. Aşk yaşandıkça, dağlardan akıp ovayı etkisi altına alan sular gibi taşar gönül. Olgunlaşmış insanın gönlünden taşanlar ne güzel taşmadır. 

Olgunlaşmak pişmekle olur. Pişmek yanmakla. Yanma yunmayı da gerçekleştirir aslında. Dertlenmeyen nasıl yanacak. Yanmadan nasıl yunacak..  Soru cümleleri birbirini tetikliyor ardardına.

Ramazan geldi hoş geldi. Aşkınız yerinde gönlünüz engin olsun. İçinizle dışınız olgunluğun yollarında dolsun taşsın.  Bu günlerin manevi atmosferinden istifade etmeniz/etmemiz temennisiyle . Hayırlı Ramazanlar.. Sağlıcakla..



16 Mart 2021 Salı

BİZİM KÖYÜN MEŞHURU


 

Bizim çocukluğumuz dede ve ninelerimizin anlattığı hikâye ve masallarla doludur. Bu doluluğa Hacivat – Karagöz, Keloğlan masalları ve Nasrettin hoca fıkraları eklendi. Her masal ve fıkraya yöresel eklemelerde yapılmıştır. Bu hikaye, masal ve fıkralar kurnazlıkla aptallığı, değerlerimiz içinde değersiz olanı net biçimde akıllara sokmuştur.  Folklorik bir dizilişle aslında çok şey de öğretmiştir bizlere. Pek çok fıkra, masal ve hikaye duygu aralığında bıraksa da insanı, topyekun düşünmeyi fark ettirmiştir de bizlere.

Topyekûn düşünmek, bütünselliği içinde barındırmaz mı? Aslında toplumsal değerleri içinde barındıran folklorik bir yükleme oldu bizlere. Şikayetçi miyim bundan? Asla değilim. Anamın ağıtları, babamın kavalı, dedemin masalı hepsi öğüttü öğüt!

Eğrim büğrüm Demirli’nin yolları türküsü kulaklarımda çın çın çınlarken, Demirli’nin koyunları akışır türküsünde zenginliğin keyfini yaşarım. Saltanatını yitirse de ağaçtan mamul sepetler, küfeler, toprak küpler, su kabağından testiler, atların ve öküzlerin koşum takımları hala gözlerimin önünde. Şiir yazsam yazılacak, masal desem anlatılacak türden. Ağlasan ağlanırdı, gülsen gülünür kardeşim.

Yokluğun ve yoksulluğun acıları olsa da duygusal birliğin zenginliğini yaşadık biz. Uzak gibi görünen çok şeyin sevdasına tutulduk çoğu kez. Bu tutulmayla bugünlere eriştik. Şükür ki şükür.. Fakat!.....

Uzak gibi görünen şeylerin sevdasına düşünce ıskaladığımız çok şeyler oldu aslında. Anamın türküleri, dedemin halk oyunları, ninemin atalık tohumları hatta masalları. Karmaşa içinde öze dair ne varsa aktaramadık çocuklara. Ezgi ve şiirlerde sevdaya dair ne varsa unuttuk veya yok oluşunu fark edemedik. Gerçek acı bu işte. Kırsalda doğan şairler bile kentlerde ölüyor ne haber? Kendi hakikatinden uzak sözcüklere bulanıyorlar. Onun içindir ki  yazdığım köy şiirlerinin hiç önemi yok. Bağdan bahçeden uzaklaşan folklorik yaşamı unutuveriyor. Horluyor, küçümsüyor, çağdaşlık adı altında giyimden kuşama, yemeden içmeye, ekmeden biçmeye, müzikten hikayeye hepsini terk ediyor. Ne hikmetse, bunu kim nasıl beceriyorsa yürekleri bile sızlatmıyor. Özümüz olan şeyler şiirlere sığmayacak kadar geniş oysa. Sevme şekillerinin, kokuların, seslerin hayalinde hatıraların avuntusunda göynümü eğlendirip duruyorum ben de.

Şairlerin yurdu vardı, şiirlerin duygusu, zeybeğin havası. Dere tepe şiirdi, burçak tarlası türküydü. O tepeden bu tepeyi kuşatan ağıtlardı.. Koşa koşa gidilen diyarlarda duygular melezleşti kardeşim. Melezleşen bakışla sokak pozları verip keyif çatıyoruz yalan mı?

Feyste cafcaflı pozisyonlar biriktiyoruz…Fikir adına, gerçek adına bir şey kalmayınca böyle oluyor işte.

Folklorik araştırmalar yapan kaç yerel tarihçimiz var söyleyin. Ressam Abbdullah Taktak amca ölünce cimcik aşını anlatacak kimse kalmadı. Anlatımlarıyla cimcik aşını gündemde tutuyordu en azından. Yemiş kadar oluyorduk da…

Özünü unutan, hor gören, burun kıvıran, folklorik araştırmalarla geçmişini yaşatmayan yavan ekmek gibi kalır cancağızım.

Ben ve benim gibilere de sessiz türküler söylemek düşer. Bizim Köyün neyi meşhur, Ya da şehrin? Sağlıcakla..

11 Mart 2021 Perşembe

BEN AŞIĞIM ARKADAŞ!


 

Zengin kız fakir oğlan profiliyle çok film izlemişliğimiz olmuştur her birimizin. Bir aşk meşalesi yanar yanar da engeller, düğümler izleyenleri  duygudan duyguya sürükler. Bu aşkı istemeyen bir taraf mutlaka olur. İşi sıkıntıya sokan taraf olmaktır her daim. Gerçi şöyle de bir tabir vardır halk dilinde “Taraf olmayan bertaraf olur”. Hay Allah! İnsanın kafası nasıl da karışıyor. Taraf olmak mı tarafsızlık mı? Gel de çık işin içinden… Benim derdim taraf ya da tarafsızlık değil aslında. Tek kelimeyle işin aşk tarafındayım kısaca.

Geçenlerde tanıdığım bir doktor yaptığı işi “aşk” olarak adlandırmış. Vay bee! İnsanın yaptığı işi aşkla tarif etmenin ötesi ne olur? Bir çırpıda “Helal” demek geliyor içimden.

Ben kimin tarafındayım?.... Aşkın kardeşim.   Aşık olanı, aşkı olanı zorluklar yıldırabilir mi?  … Asla!….

Bu memleket aşık olunmayacak, aşkla bakılmayacak bir yurt mu? Bir yılda dört mevsim. Güneş , deniz, doğa, tarih, kültür, toprak, sıcak ve soğuk sular, bitki çeşitliliği. Say da say kardeşim. Bandır bandır ye kısaca. 

Fert fert sorsan ifade ettiği duygular buna yakın olur.  Ama aşk lafla olmuyor işte. Kuru laf karın doyurmuyor kardeşim. Aşığım diyorsan göster kendini. Gereğini yap. 

Kime diyorum ben?.. En başta kendime de, sana diyorum sana!. Aylak aylak oturmakla olmaz bu işler. Armut piş ağzıma düş demekle de olmaz be ya!.. Kıpırda biraz kıpırda. Aşıklığını sorgulamakla koyul işe. Gün içinde aşkın için ne yapıp yapmadığını düşünsene.  Kar mı zarar mı eylemin? Dizi aşıklarını seyretmekle aşık olduğunu sanmak yanılgıdır.

21. Yüzyıl aşıklığı bilenlerin yüzyılı olacak, “mış” gibi yapanların değil.  Fer fert, hane hane, köy köy şehir şehir aşk üzerine kafa yormamız gerek. Aşkımız için ruh birliğini sağlamamız gerek.

Uzak diyarlardan gelip kıyımızda köşemizde tepişip duranlar, neler yapmak istiyor farkında mısınız? Kendi nüfuslarını doyurup besleyecek alan yaratmak istiyorlar bir taraftan. Sadece askerin, polisin devlet kurumlarının çırpınması yetmeyebilir. Vatandaş olarak biz de bu topraklarda kendi suyumuzla üretimin bir ucundan tutmalıyız. Bu bir demet maydanoz bile olsa.

Salgınla mücadelede teması önlemek adına görevli sayısı artırıldı? Bu kadar yakın temasa gerek var mı? Yok.  Sitelerde birbirini tanımayanlar sokakta omuz omuza hayret. Toprakla omuz omuza, diz dize olsak temas kaygımız bile olmayacak. Sofra kaygısı, aş kaygısı olmayacak aş.

Ben aşığım arkadaş!

Aşık olan sevdasıyla yol eyler bu toprakları. Aşık olanın sevdası olmalı önce. İnsanın karnının doyması sevdası gücündedir kardeşim, mutluluğu da…

Rahmetli babam attık toprağa tohumu, yolunda bulunduk derdi. Dönün şu toprağa, aşkınızı haykırın. Atın tohumu… gerisini bırakın Allaha.. Kuş cıvıltıları içinde kendi huzurunuzu kendiniz fark edeceksiniz.

Ben aşığım arkadaş. Ya siz? Sağlıcakla

7 Mart 2021 Pazar

edebya: Bir Sera Kur Bin Can Doyur / Halil Oral

edebya: Bir Sera Kur Bin Can Doyur / Halil Oral: Bir Sera Kur Bin Can Doyur isimli bir porjesi var Halil Oral'ın... Bu projeyi konuştuk kendisiyle. İşsizliğe çok kısa vadede çözüm ola...

YAĞ SATARIM BAL SATARIM

 

Geçmişe dönüp dönüp düşünüyorum, düşünürken düşlüyorum nedense. Soruyorum sorguluyorum çok şeyi. Yağ satarım bal satarım oyunları kuruyorum halka halka. Şimdiki çocukların kuramadığı oyunları kuruyor koklayamadığı nice kır çiçeklerinin kokusunu duyumsuyorum düşlerken.

Yapay kokulara bulaştırılmış çocuklar kaç gerçek kokudan habersizdir bilmem ki. Hatta doğanın kaç renginden mahrumdur? Gerçek olandan uzak çocukların içinden renkleri tanıyan kaç ressam çıkar.  Doğadaki türlü sesleri duymamış kaç çocuktan müzisyen. Değirmen Yolu’nun yokuşunu yememiş, inişine tahtadan arabalar sürmemiş kaç çocuktan mühendis olur? Suyun öyküsünü bilmeyen gücünü gözleyerek görmeyen kaç çocuktan ilim adamı olur? Karpuz kabuğundan gemileri yüzdürmeyen çocuklardan kaç senarist çıkar? Dereli kaplıcasında su kabağıyla yüzmemiş olan kaç çocuktan gemilere kaptan olur? Olmasına olur da eh işte biraz da yapay olur, yavan olur, zorlamaca olur kardeşim. Olsa da istisnalar hariç derdi sadece adamlık olur? Kendi gerçeğinden uzak olur?

Yağ satacaktım, bal satacaktım oysa. En tatlı yerinden başlamıştım yazıya. Tatlı yiyip tatlı konuşacaktım. Durduk yerde klavye alıp götürdü sözcükleri kendince. Tüm planım alt üst oldu açıkça..  Uf uf!....

Klavye parmaklarımdaki beceriyi bile alıp götürdü. Yazının görsel biçiminden yazanı tanırdık biz. Bu filancanın el yazısı derdik kolayca.. Harflerin, sözcüklerin dizilişine gösterilen özenden yüzünü görmesek de karşı tarafın duygusunu çözerdik kolayca. Teknoloji esir aldı sosyal hayatımızı. Bizim çocukluğumuzu kabzedemeyen teknoloji, bir virüsle insanlığı hapsetti topyekûn.  Sadistçe, vahşice, insafsızca…

Hotanlı deresi, Duzalık yokuşu nice gelin alaylarına tanıklık etti. Nice deyişleri tutuşturdu dillerde. Nice hayallere, nice duygulara yoldaş oldu o yokuşlar. Mahramasını taşa serdi, İnce göynem(gömlek) yelpaze dedi duygu duygu. O duygular ki yüreklerin en koyak yerlerinde yer buldu. Tik tok’lar unutturdu en güzel gelin alaylarını. Repçi salgınlar unutturdu Al kirezim, mor kirezim/ Elinde altın terezim diyerek ses veren özden türkülerimi. Hassas teraziler tuttuğumu sanırken boynum bükülmüş ne haber?  Örfüm örselenmiş teknolojiyle. Misket oynarken kuşlar gibi uçan ben, ekşi erik yemiş gibi yüzümü buruşturuyorum istemsiz. İstemsiz diyorum, gönül dağlarımdaki zenginlik; gündüz kuşağındaki entrikaları, evden kaçan kızları, ütmece oynayan karı kocaları gördükçe kabullenemiyor da ondan.

Yakıcı ve de yıkıcı teknolojiler nerden çıktı kardeşim, kim peydahladı bunları? Yazın yakıcılığına rağmen içimizde bitmek tükenmek bilmeyen enerjimizle kendimizi serinletecek bir meşgalemiz olurdu bizim. Havası bile olmayan bezden toplar tepişdirsek de kaygısızdık. Sakindik, mülayimdik, hilesiz hurdasızdık. Dosttuk, dosdoluyduk ve dahi musmutluyduk.

Bu mutluluk içinde yaşımız bile aynı kaldı bizim. Oynarken öğrendik çok şeyi. Şimdi teknoloji oynuyor çocuklarla ne haber!

Bir dileğimiz, bir müşgülümüz olunca yaradana sığınmayı da öğrendik biz. Bu öğrenişle teknolojiyi insanın mutsuzluğu üzerine kuranları sana havale ediyorum Yarabbi!

Yağ satarım, Bal satarım…..

Al kirezim, mor kirezim/ Elimde altın terezim türküsüyle yolların yokuşundayım. Sağlıcakla.

26 Ocak 2021 Salı

TOPAL AHMET VE GRAMOFON

 

 

Kelimelerin sırrı vardır.  Cümlelerin birikim adına topladıkları… Dilin kendi sırdır aslında. İnsan sırdır, yaşam sırdır, yaşanmışlıklar sırdır. Sırlara sığınırsınız, güvenirsiniz de kimi vakit. Sır sandıklarınız sıradandır belki de.. Hatta sır yanıltandır da.  Kim bilir?

Anamın çinko mutfak eşyaları oldu bir vakit. Toprak mutfak eşyalarının ardından hatta bakırın ardından belirdi onlar. Süt beyaz renklerin üstünde desen desen çiçekleri olurdu. Anam onları dizdi mi rafa keyfine diyecek olmazdı. Yeni ele geçirenler için göstermelik bir eşyaydı bir yandan. Rafların en görünecek yerine sıralanırdı büyüklü küçüklü. Alıcıydı al beniliydi.  Suyla, azıcık sabunla yıkasan alıcılığı hemen çıkardı ortaya. Kimyasal özelliklerini say desen benim gibi birinin sayması elbette mümkün değil ama birkaç çeşit sülfürden oluşmuş camsı görünümü olan bir kaplamaydı işte. Alt malzemeyi koruyan bir şey.

Düşmeye düşürmeye gelmezdi. Anam bunu bilirdi de “ sırını dökersiniz “ diye sıkı sıkı tembihlerdi. Ellemeye korkardık bu yüzden. Hay Allah!.. ne zaman yazıya heveslensem anam yetişiyor imdada. Anam da olmasa yazıya girecek hikaye yakalamak zor.

Sır dökülse alttaki malzeme ne işe yarardı ki? Yaşamın sırları olmasa yaşamın bile bir anlamı olmazdı belki de.  Yazının bu noktasında anlamsız ve yersiz duygulara mı savruluyorum bilmem ki. Sırlı kelimelerden sıyrılmak adına geriye eskilere yöneleyim ben yine. Eskilerle sır köprüsü kurabilirsem ne ala!..

Radyodan arkası yarınlar, Saniye Can’dan türküler dinlemekten öte sosyal icralar görmeyen bir nokta da üç günlük düğünlerimiz olurdu bizim. Düğünlerinde çalgıcısı veya çalgıcıları diyelim. Asarcıklı Topal Ahmet. Davulcu İsmela, gırnatacı Memedela.. Hisarcık ilçesindendilerde, yerel ağız pek çok ismi yuvarlayıp söylerdi. Topal Ahmet sazını çenesinin altına kıstırdı mı ağlatırdı kemanı. Kemanın çıkardığı içli ses yürekleri dağlardı. Hele Mehmedela gırnataya üfledikçe üflenen nefes su olur damlardı.  Damlayan su gırnatanın göz yaşı bile sayılabilirdi.Uf uf!

Yaşlılar oturak havası der, gençler oyun havası. Oturak havaları içli olurdu. Topal Ahmet gerçekten topaldı ama kemanesi değildi. Kemanın yayı tellerin  üstünde gidip gidip gelirken hüznü toplar, yüreği yoklardı. Yaşlı kesim yüreklerindeki hüznü kemanın sesine ortak ederlerdi. Hey gidi hey!

Bizim köyün “Musa” sı vardı bir de.. meczup demeyelim de garipliğin meczubu biraz daha doğru tarif olur herhalde. Köyde ki tek gramofonlu adamdı. Gramofonun türküleri dertleriyle buluşturduğu, diyemediklerini dediği için midir bilinmez, severdi. Dönemine göre bu yönüyle bir adım önde bile sayılabilirdi. Günde kaç plak çalardı, aynı plağı kaç kez döndürürdü bilinmez. Musa’nın hangi sırları vardı bilmem ki!.. Gıran Harmandan aşağı salındığında ince müzik sesi geliyorsa bilirsin ki Musa gramofon çalıyor. Gramofonu onun elinde görmüştük de taş plaklar sanatçılar kimdi bilmem imkansız.

Topal Ahmet oturak havasına girip hüzünden hüzüne koşarken elinde kaşıkla ortaya çıkan gençler bozardı havayı. Bir müddet görmezliğe gelerek inadına sürerdi yayı.

 Yine o yıllara aitti sanırım destancılar. Elinde basımdan çıkmış destanları satmaya çalışan kişiler görmüştüm Tavşanlı pazarında. Onları okuyarak satmaya çalışırdı. Destanlar da dokunaklıydı, acıydı, hüzündü. Sırı dökülmüş duygularıydı belki de insanımızın. Ortak acıları yaşamış insanların dilli düdüğüydü sanırım destancılar.

Bizim halkımız bilir ama söyleyemez, hisseder ama dillendiremez. Destancılar söyleyemeyenin söyleyicisiydi herhalde. Savaşları görmüş, hikayeleri dinlemiş insanlar için ezgiler yüreklerdeki sırrın dışa vurumudur.

Hey onbeşli onbeşli/ sokak yolları taşlı diyen ezgiler dillerde sallanırken, memleket şiirleri bir tutam çiçekken sırrı dökülmüş duyguyla bedensel aşk şiirleri düzenlere selam olsun.

Bunlarda benim ortaya dökülen sırrım sayın. Sağlıcakla..

24 Ocak 2021 Pazar

ANILAR VE ÖLÇÜ

 


İnsan anılarla yaşıyor bazen. Anılar beni mi izliyor ben mi anıları kovalıyorum ayırt etmek zor. Göçmen kuşlar gibi dönüp dönüp geliyor kardeşim.  Renkler, sesler, kokular ne varsa diziliyor işte. Dizildikçe birikmiş ne varsa yazıya dökme imkânı doğuyor. Yazıya dökmenin ne faydası olacaksa!..

Bizim ev aralıksız üreten fabrika gibiydi. Yüke girecekler, aile içi tüketilecekler.. Yüke girecek olanlar pazara, diğerleri evimizin değişik bölümlerinde oluşturulan saklama yerlerine. Elektriğin, teknolojinin olmadığı şartlarda yerine, usulüne göre saklayabilmek beceri işidir beceri.

Dört gözlü ambarımız vardı. Ambar, içine farenin giremeyeceği sandık işte. Buğdayımız, arpamız dahası zahiremiz orada saklanırdı. İhtiyaç oldukça oradan alınırdı. Süt ürünleri için sütlüğümüz vardı mesela. Tarhanamız bulgurumuz, nohudumuz, fasulyemiz için ayrı saklama yerleri. Un ve unlu mamuller için un evimiz bulunurdu. Kurutulmuş sebze ve meyveler için ayrı saklama bölümleri. Bazı kavun gibi yaş meyveleri iple dizi dizi asacak yerleri olurdu anamın. Evlerimizin yaşam açısından bugüne göre eksikleri var gibi gözükse de üretim ve saklama yöntemleri açısından donanımlıydı. Bu donanım sayesinde üretilen her bir şey uzun süre saklanabilirdi. Bizim ev böyleydi de başkaları farklı mı? Tüm köy evleri öyleydi. Hepsi doğal, hepsi donanımlı.

Teknolojiyle bir bozuldu doğallık. Teknolojiyle bir, üreten fabrika olan köy evlerinin bacaları sustu.  Evler suskunlaştıkça hazır sanayi ürünü mamulleri tüketme alışkanlığı hortladı. Hazır hazır, hazır! Hazırı tüketme kolaycılığına düştük el birlik. Niye ithal tarım ürünleri market raflarını dolduruyor?  Böreğinden yufkasına, dolmasından turşusuna, türlü türlü konservesine hepsi hazır. Anamın evi böyle değildi işte. Hazineydi hazine. Bahardan güze durmadan çalışan imalathaneydi.  Anamsa hem üretim şefi hem de beden işçisi.. Uf uf!  Kendi içinde üreten, kendi ürettiğinden tüketen bir sistem vardı bizde. Bu sistem bozulunca değişti çok şey.  Değişen sistemle sırf tüketime yönelik insan yığınları oluşmadı mı? Yalansa yalan deyin! Hazıra dağ mı dayanır? Dayanmaz!  Para pul yeter mi kardeşim! Her şey hazır olunca yetmez işte. Yetmez de, ana babalar, şehirdeki çocuklarına torba torba erzak yetiştireceğim, para pul denkleştireceğim diye didinir durur.

Çocuklarımız köyden kente doluştukça kırsalda kendi kendine yeten insanlar, kendine yetemez oldu. Üretim alışkanlıkları bozulduğu gibi beslenme alışkanlıkları da değişti.  Değişen alışkanlıklar aspirin, opondan başka ilaç kullanmamış pek çok insanı, pek çok hastalıkla karşı karşıya bıraktı.

Sebepler sonuçları doğuruyor bir bakıma. Bu sonuçla restoranlardan yemek pozları veriyoruz el birlik.  Rahmetli babam horanda eve toplanmadan sofrada kaşık kıpırdamazdı. Ya şimdi? Kimin nerede ne yediği belirsiz. Bereketi olmaz derdi babam.  En çok da sofranın etrafına toplanınca zikredilirdi şükür. Şükür önemliydi, şükür gerekliydi. Sofra; doğaya, dolayısıyla Allah’a minnetin dillendirildiği anlardı kardeşim. Ya şimdi? Şükürsüz bir duruş desem yalan değil.

Şimdi düşünme zamanı. Ürettiklerimiz ve dahi tükettiklerimiz. Ölçü önemli!

Anılardan dem vurdukça, gözümde öbek öbek toplandıkça içimde bir gam, bir gam sorma gitsin. “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” türküsünden girip hüzün içeren ne kadar şarkı varsa dilimden döküldü dökülecek. Bu esnada başlıyor hasretinle yandı gönlüm/ yandı yandı söndü gönlüm/ evvel yükseklerden uçtu/ düze indi şimdi gönlüm.

Yüreklerin düze inmesi temennisiyle.. Sağlıcakla

22 Ocak 2021 Cuma

FİÇÇİYİ YUTMAK!

FİÇÇİYİ YUTMAK!

Halil Oral/ Tavşanlı

Yaşları kuşaklarla adlandırıyorlar ya, ben hangi kuşaktayım bilmiyorum. Altmışı devirdiğimi bilecek kadar aklım eriyor çok şükür. Benim hangi kuşağın içine girdiğimi bana siz söyleyin artık. Nerden çıktı bu kuşak işi onu da anlatmak zor kardeşim. Benim meselem kuşakla filan değil. Varlıkla yokluk, azlıkla çokluk,  açlıkla tokluk arasında gidip gelen yaşam hikayesini dolduran anılar ve bu anılardan öne çıkan belki de bildik tecrübeleri hatırlatmak der/dim.

Hay Allah! Adam yine bilgiç laflar edecek diyebilirsiniz. Bilgiçlik taslamak gibi bir niyetim asla yok.  Yaşadıklarım, gördüklerim ve düşündüklerimi anlatmaktan asla öte geçmeyecek.

Çocukluğum kırsalda geçti pek çok insan gibi. Bundan şikâyetçi miyim? Asla.. Kırsal da imkânsızlıkların içinde yetişmek çok şey öğretiyor çok. İmkânsızlık içinde imkân yaratma becerisi kazanıyor insan kardeşim.

Çocukluğumda kazandığım bu becerinin iş hayatında çok faydasını gördüm çok. En modern sanayi atölyelerinde çalışmış birini küçük sanayide bir dükkâna soksanız apışır kalır. Alıştığı teknolojik imkânlar, imkansızlık karşısında çaresiz bırakır be ya!... en modern ölçüm aletleriyle milimetrenin yüzde birini, binde birini ölçmeye alışmış usta, küçük sanayide kumpasla o hassasiyeti sağlayamaz. Ama sanayinin daimi ustası onu göz ucuyla yine denk getirir. “Hadi ordan!” diyenler olabilir. Denemesi bedava..

Bizim çocukluğumuz kırsalda geçerken sanayi üretiminin kıt olduğu yıllardı. Buna siz şanssızlık diyebilirsiniz ama şanstan yana tercih yapıyorum ne haber!.. Bu durumu aptallığıma bile verebilirsiniz hiç gocunmam…

O imkânsızlık içinde kendi oyun parkurlarımızı kendimiz kurduk biz. Hayal dünyamızı süsleyen, genişleten tüm oyuncaklarımızı minnacık ellerimizle ürettik. Kumdan evler, çamurdan briketler, ağaçtan taştan köprüler, kıvrım kıvrım yollar, gönlümüzde oluşan en muhkem yaşam alanlarının kompozisyonunu gerçekleştirirdik.

Sırakayaları, seksekler, dokuz taşlar, üç taşlar, mendil kapmacalar ve daha neler oyunlarımız arasındaydı. Hayvanlardan elde ettiğimiz aşık kemiği, tahtadan, telden arabalar, gündöndü sapından yaylı oklar, çatal dallardan sapanlar, derin dereleri geçmek için “ayakçılık” denilen odundan mamul araçlar, kavallar, söğüt dalından kuş düdükleri, bitki saplarından fiççi, yaş çam kabuğundan zurnalar… of of! daha neler neler. İnanın say say bitmez. Yatağımızda ertesi günde üreteceğimiz her bir oyuncağın hayalini kurardık biz. Kurardık da kavun, karpuz, kabak kabuğundan sandalları sulara salıp arkasından bakardık. Bakarken çıktı Ahmet Uluçay abimizin ‘Karpuz kabuğundan gemileri”.. yaaa işte böyle..

İnternet oyunlarından başını kaldırmıyor çocuklar. Ne zaman? Aha bugün, şimdi..sonrasında bir sürü psikolojik sorunlar, intiharlar, korkular, içe kapanmalar.. say da say. Düşünme, hayal kurma, üretme, geliştirme becerileri taban yapıyor. Matematikte fende sıfır çeken çocuklar haberlere konu oluyor. Olmaz mı, olur tabi. Çocukların oyuncak alanındaki dünyalarını sanayinin eline bıraktık biz. Başında bir yetişkin olmadan kendileri oyun kuramıyorlar oyun!

Oyun kurmayan, oyuncak kuramayan çocuklar hayatlarını kuramaz kardeşim.

Şimdi çözdünüz mü benim kuşağı. Bu noktada anamdan bahsetmeden nasıl ederim. “Sen işini kış tut yaz çıkarsa bahtına” derdi.. çocuklarımızın oyun ve oyuncak dünyasını gözden geçirmemiz lazım.  Bu konuda ebeveynlere görev düştüğü kadar belediyelerimize de iş düşüyor.  Bu mesele ciddi. Gereksiz konuşuyorsun derseniz fiççiyi(*) yutar geçerim.

Haydi hayırlısı.. Sağlıcakla.

*Fiççi: zurnanın ses çıkaran kısmı

*Fiççiyi yutmak: sesi kesmek, susmak 

21 Ocak 2021 Perşembe

KUŞLAR ÂLEMİ VE İMECE

 

 

Anadolu kırsalında yaşama geçmişi olan birçok insan imeceyi bilir. İmece, birlikte iş yapmanın, dayanışmanın, zorlukları alt etmenin yöntemidir. Aslında bu dayanışmanın sanatsal bir yanı da vardır. Bu tür çalışmalarda rolden kaçanlar ya da çıkanlar da olur. Buna rahmetli babamın tabiriyle “kayış atma” denir. Birlikte iş yapma kalabalığının içinde iş yapıyormuş gibi görünüp aslında dişe dokunur katkı yapmamak. Uf uf! Anam da böylelerine “hinayet bu hinayet” derdi.

Kırsaldaki bu dayanışma yok oldu mu? Tam olarak oldu diyemeyiz ama çok zayıfladı. Bunu sürdürme gayretinde olanlar kalabalıklar içinde hem yalnız kalmıyor, hem de işleri kolaylaşıyor. Kırsaldan kentlere hızlı akış olunca kentlerin sokaklarında özellikle kışlık tarhana yapımında kadınlarımız bu yöntemi sürdürüyor. Güzel mi güzel.

Sanatta, siyasette, eğitimde her türlü yönetimde, sanayide aslında imecenin önemi büyüktür. Olmalıdır, sürdürülmelidir de.

Ressam tek başına bir tablo ortaya koyabilir. Şair duygularını ortaya dökebilir. Ya müzik, tiyatro? Tek başına örnekleri olsa da anlatım cılız, duygu zayıf kalır kardeşim. Şairle müzisyen bir araya gelirse ortaya konan sanatın değeri artar, duygusu yükselir.

Sanayide de bu böyledir. Kaportacı, motorcu, elektrikçi, karoserci, boyacı bir araya gelince ve her biri rolünü düzgün oynayınca kalite ortaya çıkar. Birinin kaytarması ya da zayıflığı, ortaya çıkacak eserin değerini düşürür.

Yönetim işleri de böyledir. Birlik ister, beraberlik ister, imece ister. Kurul içinden biri rolünü aksattığı ya da yapmadığı an hizmet aksar. Aksayan hizmet tümden başarısızlığa gebedir.

Allah’ın yarattığı tüm varlıklarda da bu böyledir. Tek başına insan vücudunu ele alacak olursak durum yine aynıdır. İskelet sistemi, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi, sinir sistemi velhasıl insanı oluşturan organlardan herhangi biri görevini aksatsa beden çöker beden. Ailenin yönetimi, devletin yönetimi, dünyanın yönetimi say da say. Hangisi olursa olsun, nerede rolünü yapmayan varsa sıkıntı olur.

Rolünü oynamayanlar bedendeki bir organın hastalığı gibi araz haline geliyor. Bazen de organlardan biri rol kapma hevesine kapılabiliyor. Sindirim sistemi sinir sistemini icabında kalbi beyni baskılıyor. Sonuç işlev yapamayan bir beden. Of, Of!!

Başlarken, imece birliktir dedik. Uyumdur da bir yandan. Çok katlı bloklarda, mahallede bir komşunun uyumsuzluğunu düşünün siz. Uyumsuzluk topyekûn huzursuzluktur. Kısaca, karmaşadır, başarısızlıktır. İmece içindeki elemanların görevini tam yapması başarının koşulsuz anahtarıdır.

Sazın tellerinde uyum önemlidir. Kavalda, zurnada, klarnette her bir deliğin her bir aralığın üstlendiği ses kıymetlidir. Yoksa şarkılar, türküler nasıl ortaya çıkar. Bir aralık bozuksa, bir telin sesi kaçıksa vah ki vah!..

Babam seksen yıllık ömrünün dörtte üçünü anamla geçirdi. Birlikte ağladılar, birlikte güldüler.  Tüm zorlukları birlikte aştılar. Yani hayatın imecesini yaşadılar kardeşim. Biri diğerinin önüne geçme hevesinde olmadı. Rollerini doğru oynadılar. Hayat imecesinde zart zurt etmediler. Binlerce şükür ki yaşam felsefeleri bize rehber oldu rehber! Daha ne olsun?

Uzun uzun sosyolojik araştırmalara, felsefi tartışmalara, bilimsel makalelere gerek bile yok. Basit gözlemler, basit izlemler yetiyor çok şeye aslında. Yeter ki rolünü doğru üstlenmeye niyetlen. Anamın tabiriyle “hınayetliğe”! soyunma.

Kumruların dillere destan hallerine bakın. Kargaların evlilik yaşamını gözden geçirin. Martıların dayanışmasını inceleyin. Biri tele takılsa tüm martılar seferber olur be!. Bir karganın yavrusunu almaya kalk, görün n’oluyor.

Siz hangi kuşsunuz ya da hangi nota?  Ya da top yekûn imecenin neresindesiniz? Sağlıcakla

17 Ocak 2021 Pazar

BİR DÜŞÜNCE BİR HEVES

 


Evindeki rahatı beş yıldızlı konfora değişen olur mu bilmem. Ben değişmem. Kim değişir? Ben değişirim diyenlerin hevesi üç gün sürer kardeşim.

Paşa dedem, babaannemin genç yaşta ölmesiyle uzun yıllar yalnız yaşamak zorunda kaldı. Babam dâhil biri kız dört çocuk sahibiydi. Hiç birinin yanında yatıya kalmazdı. Her biri ısrarcı olsa da ııh illaki kendi evini tercih ederdi. Ev dediğin de ne ki o yıllarda basit barınak işte. Uf uf! Dedemin gözündeki saraydı belki de o. Özgürlük alanı olduğu kadar gönül dünyasının sığınağıydı belki de. O evde nefesini verip gitti. Allah rahmet etsin. O günlerde anlam veremediğim yalnızlığı tercihi, insan yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor.

Yük olmamak yük almak. Çocuklarının her biri için yük alamadığı bir yana yük olmak istemiyordu belki de. Bu noktadaki duyguyu belli yaş üstünün çok iyi anlayacağını sanırım. Anam da duygusunu tam ifade edemediği anlarda “ ata olun siz de görün’ derdi. Bu bir duamıydı yoksa ah mıydı ayırt etmek zor. İnsan ana baba olunca duyguları değişiyor. Evlat  için vermek o kadar kolaylaşıyor ki. Rahmetli anam” canımı isteyin canımı vereyim” derdi. Fedakârlığa bakar mısınız? Çocuğu için can verebilmek… Uf uf!...

Allah’ım sana rahmetiyle muamele etsin  anam, babam ve de dedem. Biliyorum ki dedemin duyguları da çocukları için aynıydı.

Palas pandıras evliliklerden nasıl ebeveynler çıkar bilmem. Bildiğim ve de gördüğüm bir şey varsa parçalanmış aileler. Üzülmemek elde değil. Yapacak bir şey var mı? Vardır, olmalı da… O konulara girmek de apayrı bir mesele.…

Daha önceki pek çok yazımda çocukluğumun geçtiği evin yapısından küçük küçük bahsedişlerim olmuştu aslında.  Ocak başı vardı evimizin her odasında.  Yüklükler, sütlükler, gömme dolaplar, raflar, Uf uf.. daha neler. Ahşap yapılı çerçevenin kırık camında rüzgâr ıslık çalardı bazen. Tuvaletler evin dış bölümünde olurdu. Ya işte öyle..  ben böyle dedikçe kimileri saray yavrusu gibi duruyor ama öyle değil işte. Üç kıtadan Anadolu’ya sıkıştırılma geçmişi olan bir nesil. Yedi düvelin baskısı.. cepheler, savaşlar netice de pek çok sıkıntı.

Çocukluğumun evinden bugüne geçen 50-60 yıl. Çok şey değişti çok. Şükretmemek nankörlük olur. Şükür, şükür, şükür!… Hızla gelişen dünya ölçeğinde ihtiyaçlarda gelişiyor ve değişiyor kardeşim. Her gelişme, değişme mücadele ve fedakârlık gerektiriyor. Dün cephe cephe koşturan dedelerimizin fedakârlığını düşünün siz. Of of! Ayağında çarıkla, olmayan tayınla cephede dimdik duran yiğit atalarımızı hayal edin. Vatansız insanları tasavvur edin. Öleceğini bile bile ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecileri göz önüne getirin.

Ülkeyi eviniz, devleti ana baba gibi düşünün. Zaten biz “devlet baba” demez miyiz? Ülkemizde evimiz kadar güzel değil mi?

Senelik pantolonumun üstüne bir pantolan almak isterdi babam. Bilirdim ve hissederdim ben bunu. İyinin iyisini sunmak yüreğindeydi. Ama.. şartlar!!!?

Alişan Kapaklıkaya hocanın pantolon hikâyesini dinleyenler beni daha iyi anlar sanırım.

Geçtiğimiz yıl ülke olarak o kadar çok olumsuzluklar yaşadık ki sorma gitsin. Depremler, seller, cepheler, üstüne pandemi.. Allah beterinden korusun.. şimdi babalığın en zor dönemi.. Her şeyi babanın çözmesini beklemek kolaycılık kardeşim. Bizde çözebileceklerimizi çözme yolunda gayret etmeliyiz. Sıkıştırma fırsatçılığından kurtulup çözüm üretme, elden tutma hevesinde olmalıyız.

Uzaktan eğitim şartlarını düşünün. Bu beklenen bir şey değildi, istenen de. Devlet zorluklara rağmen beş yüz bin tableti en mağdurdan başlayarak okullara dağıttı. Yanlışsam düzeltin. Üç milyonun üstünde öğrenci var. İlçemizi düşünün.. tableti olmayanları düşünme sırası şimdilik bizde. İmkânı olanlar olmayanları düşünerek birlikte çözüm üretelim. Bir kişiye ağır yük ama el birlik olursak çok kolay. Çocuklar hepimizin..

Her hane bir öğününden fedakârlık ederse bu meseleyi de çözeriz. Şu yağan karların hatırına, bu imece ye herkes el atsın, tabletsiz öğrenci kalmasın. Bu her birimizin hevesinde de kalmasın. Sendikalar, stklar herkes ama herkes iş başına..

Nereden nereye.. Sağlıcakla.

9 Ocak 2021 Cumartesi

YAĞSIN YAĞMURLAR YAĞSIN

 


Gel de anlatma sen. Dönüp dönüp geliyor hatıralar. İnsan anlatmak istemek de dirense de parmaklarım klavyeyi zorluyor. Hay Allah!..

Kuş uçmaz kervan geçmez denir ya, öyleydi köyler. Kuşlar geçerdi, geçerdi de uçuş istikametindeki uzak yerleri meraka dalardık çocukça. Kuş olmaya bile özenirdik görmek bilmek adına.. Kuşlar gelir geçerdi. Başka gelip geçenlerde oldu nice.

Kıvırcığın kamyonu vardı mesela..

Yörede “Kıvırcık” adıyla bilinen nakliyecinin bedford kamyonun bizim köye gelişini hatırlamamak mümkün mü?. Köyün sessiz ortamının toprak yapılı yollarında toz bulutu kaldırarak ve böğürdeyerek gelişi hala kulaklarımda. Çıkardığı motor sesini duymamak imkânsızdı. Mazot yanığına alışık olmayan burunlarımız egzoz kokusunu hemen algılardı kardeşim. Ya şimdi? Dağ yansa haberimiz olmayacak. Organlar bile alıştı kirliliğe!...

Bir başka gelip geçen buharlı trenlerdi. Kara tren kısaca.

Demiryolu hattı da bizim köyün birkaç kilometre uzağından geçerdi. Türkülere bile konu olan kara tren düdüğünü çalarak gelirdi. Düdük çalma da bazı makinistler mahir mi mahirdi. Düdüğün mateminden ağlayan yaşlıları bilirim mesela. Uzun seferlere asker yollamış, gurbete sevdiklerini salmış insanlar o sesi iyi bilir, iyi tanırdı.  Sesine biraz kulak kabartınca hangi yarmaya girdiğini, hangi düzlüğe çıktığını bilirdik biz. Sessizliği bozacak başka araç olmayınca bilinirdi gerçekten.

Kıvırcığın bedfordunun hava tüpü tahliyesinden dızzztt! diye attığı hava sesi kadar  kara treninde piston takımlarının çıkardığı seslerde dikkat çekiciydi. Fasd fust, fasd fust…. Düüüüüüüüü, düü düt!  Tekerin hıza göre ray eklerine vurdukça çıkardığı ritmik sesler.  Uf uf! Bu ek seslerinden saatteki hızı bile ölçmek mümkündü.  Tak tuk, taka tak tukk.. takıdık takıduk..  vay be!...

İstasyon şefleri vardı lacivert takımlı, iskarpin ayakkabılı. Yakalarındaki ay yıldızlı armaları ne hoş dururdu. Bizim yarım yamalak giysilerimizin yanında filinta gibiydiler.

Köyle Demirli istasyonu arasındaki yarım saatlik toprak yolu yürüyerek gelir, posta treninin gelmesini bekleyiş apayrı öykü olurdu. Buharlı kara trenin Doksan yarmadan çığlık atarak çıkışı sevincimize sevinç salardı. Çığlık atarak gelen o lokomotiflerden biri Tavşanlı Garında seyirlik duruyor. Oradan her geçişimde döner döner bakarım eskileri anmak adına.

Çocukluğun trenleri de, istasyonları da hatta Kıvırcığın bedfordu da özeldir benim için. Deniz araçlarını görmüş çocukluğumun çocukları için sandal, vapur  ne kadar  kıymetliyse benim ki bir fazla gerçekten.  Hey gidi hey!

Eskiyi özler mi insan, özlüyor işte. Şu sıralar herkesin özlediğini hissettiğim eski kışlar mesela. Giyim ve beslenme noksanlığı içinde kışların en ağır darbelerini yemiş olsam da özlüyorum kardeşim. Ne güzelmiş eski kışlar, ne güzelmiş o yağışlar. Haberlerde beyaz esaret diye diye  kuraklığın esaretinde kaldık şimdilerde. Dilleri hangi duaya vuracağımızı bilemez olduk ya biz!. Yağışı özlüyor insan. Yağışı istiyor insan. Kar pekmezini özlüyor insan…

Özlerken dilime bir şarkı dolanıveriyor. Güftesine bestesine siz girin ama ben birkaç satırında kalacağım. Anılarr, anılarrr/ şimdi gözümde canlandılar/ anılarrr, anılar beni bu akşam ağlattılar. Anıları anmak bile ilaç gibidir bazen. Hasretle gönüllerimiz yanarken geleceğin düşlerini kurmak çıkış kapısıdır.

Dilimizde bir dua, Yağsın yağmurlar yağsın! İçimizde çöl kalmasın. Sağlıcakla

3 Ocak 2021 Pazar

DAĞLARIN ADI SULARIN DİLİ

 


 Çevremizde pek çok şey vardır da, varlığının önemi yok gibi durur çoğu kez. Sıkıştığımızda ya da ihtiyaç duyduğumuzda fark ederiz. Fark edemediğimiz şeyler zenginliğimizdir aslında.

Oturduğum yerde dağlara takıldı aklım. Çevremizi çevreleyen dağlara kuş bakışı dalıp dalıp çıktım. Hay Allah! Oluyor böyle bazen bende.

Dağ deyince ürkütür insanı aslında. Engeldir, geçit vermeyen arazi parçasıdır. Şiirlere, türkülere, aşklara sevdalara, hasretliğe konudur da öylesine bakar geçeriz çok vakit. Dumanlıdır hep başı, yüreği dağlayandır. Yüreği yakandır. Derttir, tasadır nedense hep gözümüzde. Biz insanoğlu böylesine kötümser anlamlar yükleriz nedense.

Ressamlarda böyle mi bakar dağlara bilmem ki. En görkemli dağ manzaralarını fırçasıyla şekillendirirken başına kar kütlelerini koyuşu, soğuk duruşunu vurgulamaya dair bir eylem midir? Güneşle aramızdaki engel gördüğü için midir günü, dağın kıyı veya köşesinden usulca resmetmesi?

Kar neden önce dağlara yağar, yağmurları neden mıknatıs gibi kendine çeker bilmem ki. Neden başı hep dumanlı olur? Tam bilimsel bir konu. Bilimsel yanlarını bilimciler açıklasın bence. Dağların dili olsa da kendi haykırabilse başındaki dumanı çok daha güzel olur aslında.

Çevremizdeki dağları say deseler bir çırpıda sayamamanın korkusu sarıyor yüreğimi. Öğretmen karşısında ık -mık eden çocuk edasında kalmaktan korkuyor insan. Her gün gördüğüm, uzaktan seyrettiklerimi tarif edememek ne kötü.. Onlar benimle sürekli iletişim halindeyken, derinliklerinden en hayati yaşam malzemelerini bize sunarken ismiyle tanımamak ne hazin. Utancımı içimde gizlemeye çalışırken elim telefona telefona gidiyor. Orman Bölge Müdüründen öğrenme kolaylığına yöneltiyor aklım. Yuh olsun duyarsızlığıma, yuh olsun kayıtsızlığıma, yuh olsun vurdum duymazlığıma!.

Soluduğum hava, içtiğim su, etini yediğim keçi, sebze ve meyvesini tattığım dağların varlığından bi haber olmak ne derseniz deyin içimi burktu bugün. Evimin penceresinin bir tarafı Yaylacık’a bir tarafı Bodağan’a bakarken benim mutfaktaki musluğa bakmam ne kadar anlamsız. Uf uf!

Bu yazıyı okurken içinden benim anlamsızlığıma verip “ dert ettiğin şeye bak” deyip şarkılar bile mırıldanıyordur kimileri. Kim bilir? İçinden akıp gelen suların dili olsa da dağların yürek zenginliğini anlatsa bana. Anlatsa türlü nebatatı, bitkiyi, ağacı, börtü böceği, madeni de sevdalarım bir kat daha artsa. Anlatsa da Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü gibi türküler, şiirler düzebilsem dağlarıma. Düzerken Yaylacık, Bodağan  Alabarda, Taşlı dağ, Türkmen dağı gibi niceleri gözlerime dikilse. Eğrigöz’ün eğriliğine en kavi anlamları yükleyebilsem de dillerde  çağlayanlar gibi çağlasa şiirler. Karları yağdırsa Kütahya’nı dağına türküler. Dağları sevdadan delik deşik etse aşıklar. Of of!

Suyun hangi dağın suyu olduğunu, çiçeğin hangi dağın çiçeği olduğunu bilmek kadar güzel bir şey var mı? Bir çiçeğin kokusunu içimize çektiğimizde bütün zamanlar içimizde canlanır. Topyekûn dağların kokusunu çektiğinizi düşünün siz. Of Allah’ım! Neler canlanmaz ki!...

İnsanın sosyolojisi kadar önemlidir dağların sosyolojisi..İçinde yetişen nebatatların her birinin hikayesi yazılmalı aslında. Domaniç dağlarındaki kestanenin, Alıçın. Kantoron otunun bilimsel analizi olmalı..Esatlar dağından fırlayıp çıkan suyun insanlığı nasıl selamladığının destanı olmalı kardeşim. İçinde cirit atan yılkı atlarını resmetmek yetmez bana. Bir varmış bir yokmuşla başlayan masalları olmalı dağlarımın. Kulağımda fısıldaşan şarkıları olmalı. Sular şiirlerde akmalı, kuşlar uçmalı. Uçtukça, dağların sevdası yeniden depreşmeli.

Sahi neydi adı?.. Dağlar dağlarrrr…. Yolver geçem. Sağlıcakla

2 Ocak 2021 Cumartesi

ANAMIN ÇIKRIĞI

 


 

Anadolu insanı yaratıcıdır.!. Yaratıcılığı olmasa eskilerin tabiriyle yedi düvel karşısında ayakta kalması zordur. Ayakta kalmak kolay değildir. Kafa yormakla, araştırmakla bir yandan geliştirmekle olur çok şey. Çok uzak değil altmışlı yetmişli yılları yaşayanlar bilir neyin var neyin yok olduğunu kardeşim.

Anamın çıkrıkları vardı mesela. Dedemin körükleri. Sabanları, saban demirleri. Kahve tavaları, değirmenleri. Anamın toprak turşu küpleri, bakırdan mamul mutfak gereçleri.  Tahta kaşıkları, pekmez savuran kepçeleri, kazanları, saç ayakları. Uf uf!. Kıl, çulları, çuvalları. Tınaz savuran yabaları,  direnleri, döğenleri. Yün çırpan yayları, ditmeye yarayan tarakları. Susam sürten taşları, çamaşır kazanları. Bez dokuma tezgahları, halısı ayrı, Velhasıl yaşam için ne lazımsa hepsi mevcuttu kardeşim. Bu aletlerin her birisi kıymetliydi anam için, dedem için yine öyle.

Sevinilecek yanı çoktur da, türkülerin çoğu acıklıdır yine de Anadoluda. Hikaye ve romanlarımızda yoksulluğun ve acıların kol gezdiği koca bir bozkır olarak anlatılır Anadolu. Bir taraftan öyledir de.. Dedemin anlattığı savaş hikâyelerinde cevabını bulur çok şey. Anamın çıkrık başında söylediği türkülerin yoğunluğundan anlarsınız dramı.. of of!

Anamın raflarında dizili mutfak gereçleri, avlunun bir kenarında yıllarca kimsesiz öylesine duran saman çitleri, kağnı tekerleri, harman yabaları, dokuma tezgâhları, susam taşları velhasıl nerede şimdi? Yok oldu yok. Sahip çıkmadık çıkamadık. Anamın türküleri, düğünlerdeki seyirlik oyunlarımıza ne oldu? Unuttuk….seyirlik oyunların her biri eğlencelik eleştiri özelliği taşırdı kardeşim. Kaynana da, köse de, muhtarda hatta tüccarda bu eleştirilerden nasibini alırdı. Sınıftaki ders gibiydi ders. Sahip çıkmadık, çıkamadık. Yabancı dizilerin esaretinde yok olup gitti çok şey.

Anadolu insanının her biri sanatcıydı, zanaatkardı. Yumurta kırmasını unutturduk çocuklarımıza. Pot kırmada üstümüze yok şimdi. Dedemin hikayeleri tükenince hatır tükendi hatır. Anamın türküleri unutulunca, saygı unutuldu, komşuluk unutuldu kardeşim.

Biz çıkrıkları yaktıkça, tezgâhları kırdıkça üstünlük kurdu kimiler. Bu üstünlükle pazarları kaptı uyanıklar. “durursan düşersin” diye boşa denmemiş.  Biz durmanın rehavetine kapıldık kimi zaman. Bu rehavet sırasında atı alan üsküdarı çoktan geçmiş oldu.

Bursa’nın dokuması, Anadolu’nun pamuğu, keteni, ipeği ne oldu dersiniz? Sahip çıkmadığımız günden başladı yok olmaya. Onlar yok olunca zanaatkarlarımız öldü kardeşim.

Dedemden kalma Olukaltı tarlasında pamuk yetişirdi pamuk. Karakovada susamın hası. Vallahi bitti. Ben de göçsem hiçbir üretim olmayacak bunu görüyor ve hissediyorum. Ben de göçsem biriktirdiğim türküler yok olacak. Köylere dair yazdığım şiirlerde mektuplarda anamın çıkrığı gibi kırılıp gidecek. Sonrası yedi düvele kafa tutmuşların torunları alimallah dikilip kalacak. Bizim olmayan çeşmelerden sular içmeye, ne verilirse yemeye başlayacak. Uf uf!  Karamsarlık bu olsa gerek. Vurdum duymazlık da…

Mücahid Mürşit Akyol kardeşimiz Tavşanlı Köyleri ve tarihini arşiv kayıtlarından internet üzerinden yayınlamaya başlamış. Bizde sözel tarihi yazılı tarih haline getirmeye çalışmıştık. Bu tür çalışmalar memleket aşkının yoğun duygusallığı olmasa asla ortaya çıkmaz. Kim ilgi gösteriyor bu da gerçek tartışma konusu. Bunlar da bizle kaybolup gidecek. Üzüntüm bunadır.

Çıkrıklar durunca ülke durur. Topraklar boşalınca cepler boşalır. Çaylar şirketten demek kolaydır, kolaycılıktır. Her şeyi şirketten beklemek esarete boyun bükmektir.

Yurdunu seven herkesin atalarının hikâyesini gözden geçirmesi gerekir. Bu geçirmeyle bu ülkenin üretimine elinden geldiğinin en iyisini sunması gerekir. İnanan insanların mutluluğu üretim pratiklerini bilmekten geçer. Sağlıcakla..